| ANA MENÜ |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
Ne Kadarı Yeterli?
Tüketim Toplumu ve Dünyanın Geleceği
Alan Durning
ÇEVİRİ
Sinem Çağlayan
TÜBİTAK - TEMA VAKFI YAYINLARI
:::::::::::::::::
Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve soğuk savaşın sona
ermesinden sonra, birçok düşünür yeni bir dünya düzeni
için kuramlar geliştirdi. Bir düşünüre göre "tarihin
sonu" gelmişti; bir diğeri ise artık dünyamızda "etnik
ve kültürel çatışmalar" devrinin başlayacağını
muştuluyordu!
Kapitalizmin zaferinin kesin ve tartışılamaz olduğu,
bundan böyle dünyayı küresel piyasanın yöneteceği
kibirle ilan edilmişti. Oysa, artık kapitalizmin
önünde siyasi bir ideolojiden çok daha güçlü bir engel,
doğa engeli vardı.
1992 Rio Çevre Zirvesi'nden "sürdürülebilir kalkınma"
kavramı doğdu. Dünyamızın tek süper gücü olarak
kalan ABD, kalkınmakta olan ülkelerin geleceğe dönük
ekonomik özlemlerini bu kavram çerçevesinde gerçekleştirebileceklerini,
çevre koruması ve ekonomik kalkınmanın
birbirine zıt hedefler olmadığını öne sürüyordu.
Birleşmiş Milletler konuyu hala bu çerçevede ele
alıyor. Ama aradan geçen altı yılın bulguları bu hedefin
fazlaca iyimser ve gerçekleşmesi olasılığının çok düşük
olduğunu ortaya koymakta.
İşin püf noktası şu soruda gizli: Yoksul veya kalkınmakta
olan ülkeler ABD düzeyinde üretir ve tüketirlerse,
dünyamızın kısıtlı doğal kaynakları bunun için yeterli
olacak mı? Sorunun yanıtı kesin bir hayır. Üstelik
bu yanıt yalnızca militan çevrecilerden değil, uluslararası
siyaset ve ekonomi arenasının en yetkili sözcülerinden
de geliyor.
Dünya Bankası Başkanı James Wolfesohn'dan uluslararası
yatırımcı George Soros'a kadar uzanan yelpazedeki
birçok kişi yeni bir ekonomik düzenin gereğinden
söz ediyorlar. Ünlü soğuk savaş yanlılarından
Zbigniew Brzezinski, "Kendini frenleme ihtiyacının, tüketimciliği
zapturapta almak üzere zorunlu olarak yeniden
ortaya çıkmakta olduğuna dair bazı işaretler
var." diyor. "Burada, herhalde, ekoloji hareketi en iyi
örnektir, her şeyin fazlasının mutlaka iyi bir şey olacağı
varsayımına karşı bir direnme getirmektedir"
Worldwatch Enstitüsü yayınlarından Ne Kadarı Yeterli?
kitabı günümüzün yoğun üretim-çılgın tüketim
sarmalını irdeliyor ve bu gidişin sonunun ekolojik bir
felaket olacağını örnekleriyle sergiliyor. En acıklısı da
çılgın tüketim ekonomilerinin insanları mutlu edemediğini,
komşuluk ilişkilerini ve aile içi ilişkileri sildiğini,
sosyal dayanışmayı tırpanlayıp, insanları topluma
ve doğaya karşı yabancılaştırdığını öğrenmemiz.
Dünyada kişi başına düşen gıda tüketiminin en yüksek
olduğu ABD'de insanlar zayıflama rejimleri ve reçeteleri
için yılda 35 milyar dolar harcıyorlar. Böyle bir
düzende yanlış bir şeyler olmadığını kim iddia edebilir?
Kuşkusuz çözümü bir Ortaçağ düzenine dönüşte
aramayacağız. Günümüzün teknolojisinden yararlanarak
ve doğru politikalarla nüfus artış hızını düşürerek
bir miktar düzelme sağlayabiliriz.
Ama hepimize düşen asıl büyük görev ihtiyacımızdan
çok daha fazla tüketmek, yakmak, eskitmek, yenilemek
ve atmak üzerine kurulmuş olan çağdaş yaşam
biçimine sırt çeviren ve paylaşmayı öne çıkaran bir düzene
doğru yönelmektir.
Suçlu sensin, benim, bizleriz. Sorumlu olan da hepimiz,
sorunu çözecek olan da bizleriz.
Hayrettin KARACA
TEMA Vakfı Başkanı
:::::::::::::::::
İçindekiler
Teşekkür
Önsöz
Tüketimin Boyutları
İ. Tüketim Bilmecesi
İİ. Tüketim Toplumu
İİİ. Tüketimin Sözde Ödülleri
İV. Tüketimin Çevresel Maliyeti
Yeterlik Arayışı
V. Yiyecek ve İçecekler
VI. Ulaşım ve Çevre
VII. Yaşamın Aslı
Tüketiciliğin Dizginlenmesi
Vİİİ. Tüket ya da Kaybet Miti
İX. İhtiyaçların Biçimlendirilmesi
X. İstikrar Kültürü
Ek Okumalar ve Gerekli Bilgiler
:::::::::::::::::
Teşekkür
1992 baharının başlarında, Washington, D.C.'de
ben bunları yazarken, Minnesota eyaletindeki Bloomington
kentinde inşaat ekipleri dünyanın en büyük
çarşısını, üç hektarlık bir kapalı eğlence parkının etrafına
inşa edilen anıtsal perakende satış mağazaları yığınını,
bitirmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Tasarımcıları
buraya "Amerika'nın Çarşısı" adını veriyorlar
ve eğer projeleri gerçekleşirse, bu çarşı her yıl Mekke'nin
ya da Vatikan'ın çektiğinden daha fazla ziyaretçi çekecek.
Kitap üzerinde çalıştığım aylar boyunca bu ismin
ironosini hep hissettim. Amerika'nın Çarşısı benim
anavatanımın bir tür sembolü haline geldi. Sanki
Amerika Birleşik Devletleri'nin tamamı kendisini çarşının
suretinde görüyor. Korkarım, Amerikan halkı
olarak bizler artık birbirimize en fazla satış taktikleri,
ulusal markalar ve yetkili satıcılardan oluşan bir
ticari kültürle bağlıyız. Alışveriş merkezleri, toplumsal
hayatımızın da merkezleri haline geldi ve tüketim,
hem kendimizi tanımlamanın en önemli yolu, hem de
başlıca eğlence kaynağımız oldu.
Elbette bu eğilim yalnızca Amerika'ya özgü değil.
Avrupalılar ve Japonlar, kendini kurtarmak için mallarını
feda eden halkımızın rehberliğini, hayatlarının
örgütsel ilkesi olarak özel tüketimden yana izliyorlar
ve yoksul ülkelerin zengin vatandaşları bizim tüketim
yöntemlerimizi ellerinden geldiğince taklit ediyorlar.
Ayrıca, dünya halkının büyük çoğunluğuna göre tüketici
yaşam tarzı Amerika'da yaratılmıştır ve Amerika'nın
Çarşısı, Amerika'nın her şeyidir.
Nitekim Bloomington'daki Amerika'nın Çarşısı benim
için, bugün dünyada geçerli olan ilerleme tanımı
olduğunu düşündüğüm şeyin, daha fazla tüketimin,
küçük bir örneği -bir tür sembolü- olarak yer alıyor. Bu
yüzden, Amerika'nın Çarşısı ile bu kitabın aynı aylar
içinde tamamlanmaları uygun olacaktır. Bunlardan birisi,
yükselen evrensel kültürün tüketimci değerlerini
kahramanlık derecesinde sergilemektedir. Diğeri ise,
bu değerleri hem insani, hem de ekolojik açıdan sorgulamakta
ve alternatifler üretme ihtiyacını öne sürmektedir.
Daha güçlü olan mesaj kazansın!
Kapakta yalnızca benim adım görülse de, birçok kişi
bu kitabın yaratılışına katkıda bulunmuştur. Bunlar
arasında teşekkür etmekten en fazla şeref duyduğum,
yaklaşık üç yıl boyunca ustalıkla ve yakınmadan benim
ortağım olarak çalışan Holly Brough'dur. Kendisi bu kitapta
yer alan verilerin birçoğunu derleyip hesaplamakla
kalmayıp, berrak değer yargılarıyla, yaşama sevinciyle
ve ince espri anlayışıyla kitabın iletisini de şekillendirmiştir.
Ne Kadarı Yeterli? kitabının sahip olduğu
ne kadar değer varsa, bunlar benim olduğu kadar
onun da yeteneğinin karşılıklarıdır. Kitabın tamamlanmasından
haftalar önce; Holly'nin beklediği bir fırsat
gerçekleştiğinde ise Vikram Akula onun sorumluluklarını
beceriyle ve büyük bir hevesle üzerine almıştır.
Michigan eyaletindeki Flint kentinde Charles Stewart
Mott Vakfı, bu kuruluşta araştırma yapılmasına
izin vererek bu çalışmaya yardımcı olduğu için, ikinci
olarak değinilmeyi hak ediyor. Çok az sayıda kuruluş,
çevrenin durumunun yaşam tarzımız için ne anlama
geldiği konusunda bu kadar derin düşünmeye isteklidir.
Worldwatch Enstitüsü'nün araştırma görevlilerinden
birçoğu da bu kitabın şu ya da bu taslağını inceledi.
Nicholas Lenssen, Marcia Lowe, Michael Renner,
John Ryan ve John Young yalnızca taslakları incelemekle
kalmayıp, kitap için yapılan araştırmaya da
yardım ettiler. Enstitü dışından Herman Daly, Amy
Thein Durning, Jean Durning, Manuel Guerra, Petra
Kelly ve Edward Wolf ilk taslaklar üzerinde yorum
yapmak için yoğun programlarından zaman ayırdılar.
Bilgi paylaşımındaki fevkalade cömertliklerinden dolayı,
BM Latin Amerika ve Washington, D.C.'deki Karayipliler
Ekonomik Komisyonu'ndan Ronald Sprout'a
ve Washington eyaletine bağlı Seattle'daki New Road
Map Vakfı'ndan Vicki Robin'e teşekkür ederim.
Son olarak kişisel bir not; sağladığı örnek için büyükannem
Elizabeth Cressey'e teşekkür etmek istiyorum.
Kendisi, her yönüyle üretken savurganlığına rağmen,
her zaman gerçek bir koruma prensibine sahip olmuştur.
Yıllar boyunca bir şeyleri korumaya ve bir
yandan da mütevazı gelirinin büyük bölümünü bu
amaçla harcamaya devam etmiştir. Şimdi 88 yaşındayken,
gitmesi gereken yerlere yürüyerek ya da otobüsle
gider (hiç bir zaman otomobili olmamıştır) ve göze
çarpmamaktan dolayı yılmaksızın, hala çiçekleri, isimlerini
öğrenemeyecek kadar telaş içinde yaşayanlar
için tnımmlar. Bu kitabı ona ithaf ediyorum.
Alan Thein Durning
Worldwatch Enstitüsü
1776 Massachusettes Ave., N.W
Washington D.C. 20036
Nisan 1992
:::::::::::::::::
Önsöz
Tüketim: Yıkımla sonuçlanmayacak bir gelişme
yoluna girmek istiyorsak sorunların teslisinde
Üçlü birlik (Baba, Oğul, Kutsal Ruh). (ç.n) dünyanın
baş vurması gereken ihmal edilmiş tanrı. Bu üçlü
birliğin diğer iki üyesi olan nüfus artışı ve teknolojik
değişim zaten dikkat çekmektedir, fakat konu tüketim
olunca genellikle sessizlik hüküm sürer.
Sessizlik şaşırtıcı değildir. Bu sessizliği bozmak için
dünyanın beşte birlik en zengin bölümünün, daha fazla
şeye sahip olmanın daha iyi olduğuna ilişkin yaygın görüşe
meydan okumak adına kendi yaşam tarzlarını sorgulaması
gerekir. Son 40 yıldır daha fazla eşya satın almak
ve daha fazla "şey" elde etmek, endüstriye dayalı
olan Batılı ülkelerde insanların başlıca amacı olmuştur.
Aynı zamanda, dünyanın en yoksul olan beşte birlik bölümü
için de başka bir amaç söz konusudur; bir sonraki
günü kurtarmak, bir parça yiyecek, yakıt olarak kullanmak
üzere biraz odun, çocukları için barınak ve giyecek
bulmak. Dünyanın beşte ikisinin -yaklaşık 2,2 milyar
kişinin- bu çok farklı amaçlar için çalışmasının dünyaya
zarar verdiği ve işlerimizi her zamanki gibi sürdüremeyeceğimiz
gerçeği artık daha açık hale gelmektedir.
Endüstriye dayalı ülkelerde yaşayanlarımız için daha
fazla tüketimin daha büyük tatmine eşit olmadığı da bir
noktadan sonra daha açık hale gelmektedir. Harvard
Üniversitesi'nde ekonomist olan Juliet Schor'un kısa süre
önce ABD'de yayınlanan The Overworked American
(Fazla Çalıştırılan Amerikalı) adlı kitabı, pek çok Amerikalının
bam teline basmıştır. Schor, yüzyılın ortalarından
beri, bir seçim yapmamız gerektiğinde, her zaman daha
fazla parayı, eğlenceye ve aileye ayrılacak daha fazla zamana
tercih ettiğimize dikkat çekmektedir. Pekiyi bu,
Amerikalıları daha mı fazla mutlu etmiştir? Anketler bu
sorunun cevabının olumsuz olduğunu ortaya koymaktadır.
Bizler daha fazla çalışma, daha fazla tüketim maddesi
ve dolayısıyla dünyanın daha fazla harap edilmesinden
oluşan bir monotonluğa tutsak olmuş durumdayız.
Ne Kadarı Yeterli? bu bozuk çemberin kırılmasının
gerekliğini açıklamaktadır. Alan Thein Durning, tüketim
toplumunun dünya tarihinde yalnızca bir geçiş dönemi
olduğunu iddia ediyor; hem kendisinin, hem de
gezegenin gelecekteki yaşanılabilirliğinin hatırı için.
Tüm ebeveynler çocuklarına daha iyi bir yaşam vermek
ister; fakat artık bu iyi yaşamın daha fazla araba, daha
fazla havalandırma cihazı, daha fazla paketli dondurulmuş
gıda ve daha fazla alışveriş merkezinden
oluşmayacağını anlamamız gerekir. Çocuklarımıza yiyecek,
eğitim, tatminkar bir iş, barınma ve sağlık gibi
gereksinimler için var olan seçeneklerin azalmadığı,
aksine arttığı bir dünya bıraksak ne kadar iyi olurdu.
Bu, ancak biz tüketim toplumu üyelerinin tarzını değiştirmesiyle
mümkün olabilir.
Böylesi bir değişimin mümkün olduğuna ilişkin bazı
zayıf işaretler vardır. Seksenlerdeki tüketim savurganlığı,
birçok ülkeyi etkisi altına alan ekonomik durgunluğa
tepki olarak da olsa, daha düşük beklentilerin
olduğu bir devre yerini bırakmıştır ve her yerdeki araştırmalar
statükonun sihrini önemli derecede yitirdiğini
göstermektedir. Şimdi, bu hayal kırıklığını, Alan'ın istikrar
kültürü -kendi olanakları içinde yaşayan; dünyanın
sermayesini değil, kaynaklarından sağlanan karı
kullanan; tatmini dostluk, aile ve anlamlı çalışmada
arayan bir toplum- olarak tanımladığı harekete yönlendirmenin
zamanıdır. Alan'ın kitabının son bölümünde
dikkat çektiği gibi, insanlık ile doğal çevrenin ortak kaderi
bizlere, tüketicilere bağlıdır.
Bu kitap, yeni Worldwatch Çevresel Uyarı Dizisi'nde
Enstitü'nün diğer yayınlarını -State of the
World (Dünyanın Durumu), Worldwatch Raporları ve
World Watch dergisini- tamamlayan ikinci kitaptır. İlk
kitap olan Saving the Planet'te (Gezegenimizi Kurtarmak)
Lester R. Brown, Christopher Flavin ve Sandra
Postel sürdürülebilir bir dünya ekonomisi biçiminin
taslağını çizmiş ve bu amacı gerçekleştirmek için gereken
değişim araçlarından söz etmişlerdir. Bu seride yer
alan bir sonraki kitap, Sandra Postel'ın Last Oasis: Facing
Water Scarcity (Son Vaha: Su Sıkıntısıyla Yüzleşmek)
kitabıdır. Bunun ardından yenilenebilen enerji ve
nüfus üzerine bir dizi kitap bekliyoruz.
Umarız bu kısa, canlı kitaplar okuyuculara neden
sürdürülebilir bir gelişme yoluna geçmemiz gerektiğine
ve bunun nasıl yapılacağına ilişkin bir fikir sağlar.
Linda Starke
Dizi Editörü
:::::::::::::::::
TÜKETİMİN BOYUTLARI
İ. Bölüm
Tüketim Bilmecesi
1990 Dünya Günü, Connecticut, Essex'den Sidney
Quarrier için "yargı günü"ydü; bir başka deyişle ekolojik
hesaplaşma günü. Dünyanın her yerinde onlarca
milyon insan sokaklarda yürüyüp bu günü kutlarken
Sidney, sarı bir not defteri ve küçük bir hesap
makinesi ile mutfak masasında oturuyordu. Kendisine
verdiği görev, kendisinin ve ailesinin 1970 Dünya
Günü'nden bu yana gezegene verdikleri zararın kaydıNI
çıkarmaktı.
Bu bahar sabahının erken saatinde, evlerine giren
her şeyi -ısınMak için kullanılan yakıt, nükleer yolla
üretilmiş elektrik enerjisi, duşlarda ve çimleri sulamak
için kullanılan su, kutularla boya, aletler, metrekare
üzerinden halılar, mobilyalar, giyecekler, yiyecekler
ve evlerinden çıkan daha yüzlerce şeyi -çöp kovaları
dolusu eski mektup ve paket kağıdı, metreküp üzerinden
gazeteler ve dergiler, atık su ve şömineden çıkan
duman- hazırladığı cetvele kaydetti. Yakıt ve yağdan,
lastik ve değiştirilen parçalara kadar, arabayla ya
da uçakla bir yerlere gitmek için kullandıkları tüm
kaynakların listesini çıkardı. Sid, "Günün büyük bir bölümünde
bu liste üzerinde çalıştım." diye belirtiyor.
"Destelerce eski makbuzu bulup çıkarttım, çöp kutularını
ve günlük postadan çıkanları tarttım, bodrumu ve
sundurmayı eşeledim ve çatıyı yaparken kullandığımız
malzemeleri tahmin etmek için üniversiteden beri uyguladığım
nirengi yöntemlerini kullandım."
Listesindeki maddelerin her birini oluştururken ve
bunlara karar verirken Sid, sayamadığı ek kaynaklara
gereksiniminin olduğunu biliyordu. Örneğin, ulusal
istatistiklere göre, işyerlerinin ve hükümetin kendisine
mal ve hizmetleri sağlamak üzere ne kullandığını hesaplamak
için, evinde ve arabasında kullandığı enerjiyi
ikiyle çarpması gerekiyordu. Dünyanın her yerinde
kendisi için bir şeyler imal eden bir endüstriyel fabrikalar
ağını, bu ürünlerin nakliyesini yapan nakliyecileri
ve kamyonları, bunları satan mağazaları ve bu işlemi
denetleyen işyeri binalarını gözünde canlandırdı.
Kendisinin kullandığı yollar, köprüler ve otoparklar
için devletinin, ne kadar çeliğe ve çimentoya gereksiniminin
olduğunu merak etti. Tedavi olduğu hastanenin,
korunmasını sağlayan hava kuvvetleri jetlerinin ve polis
arabalarının, eğlenmesini sağlayan televizyon istasyonlarının
ve köpeğini tedavi eden veteriner kliniğinin
kullandığı kaynakları düşündü.
Listesi büyüdükçe Sid, arazisi üzerinde göğe doğru
yükselen, hurda televizyonlar, araba parçaları ve varillerce
benzinden oluşan hayali dağ karşısında dehşete
düştü. "Bu, o dönemin ciddi biçimde geri gelişiydi...
Toplamı, ancak tüm bu yıllar boyunca artarak devam
eden tüketimi bir araya getirdiğinizde fark ediyorsunuz."
Bu toplam ona, yıllar boyunca çöplerle beraber taşıdığı
bir ton paket kağıdı gibi çarptı: "Sorun şudur,"
diyordu Sid, "dünya Sid'in etkisinden sağ kurtulabilir
mi ve geleceğin Sidleri değişebilir mi?"
Gerçekten de sorun budur. Sidney Quarrier ve ailesi
açgözlü kimseler değiller. "Bu yıllar boyunca taşrada,
benim Hartford'daki işime 56 km uzaklıktaki bir
dönümlük, üç odalı bir evde yaşadık." diye anlatıyor
Sidney. "Fakat hiç bir zaman zengin olmadık." diye de
vurguluyor. "Beni korkutan şey, bizim tüketim tarzımızın
burada, Connecticut'taki insanların genel özelliği
olmasıydı."
Sid'in sınıfı -Amerikan orta sınıfi- uluslararası çağdaş
iyi yaşam görüşünü, herhangi bir başka gruptan
daha fazla belirleyen ve temsil eden gruptur. Bununla
birlikte, Quarrierler'in 20 yıldır sürdürdüğü yaşam
tarzı dünyanın başlıca çevre sorunları arasındadır ve
belki de çözümlenmesi en güç olanıdır.
Ekolojik çöküşün sebepleri arasında yalnızca nüfus
artışı yüksek tüketimle rekabet etmektedir ve dünyanın
çoğu hükümeti ve vatandaşı tarafından artık bir
sorun olarak kabul edilmektedir. Bunun aksine tüketim,
neredeyse evrensel çapta iyi olarak görülmektedir;
aslında tüketimi artırmak, ulusal ekonomi politikasının
birinci hedefidir. Sid Quarrier'in incelediği yirmi
yılda örneklenen tüketim düzeyleri, insanlık tarihindeki
tüm uygarlıklar arasında gerçekleştirilen en yüksek
düzeylerdir. Bunlar, yeni bir toplum biçiminin tam olarak
olgunlaşmasını açıkça göstermektedir: Bu tüketim
toplumudur.
Bu yeni yaşam tarzı ABD'de doğmuştur ve bunun
özünü bir Amerikalı'nın sözleri en iyi şekilde ortaya
koymaktadır. İİ. Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan
ABD refah döneminde satış analizcisi Victor Lebow
şunları söylemiştir: "Aşırı derecede üretken olan
ekonomimiz... tüketimi yaşam tarzı haline getirmemizi,
malların satın alınmasını ve kullanılmasını bir ayine
dönüştürmemizi, tüketimde manevi tatmini, egomuzun
tatminini aramamızı istemektedir... Bir şeylerin
giderek artan bir hızla tüketilmesine, yakılıp bitirilmesine,
yıpratılmasına, yenisiyle değiştirilmesine ve hurdaya
çevrilmesine ihtiyacımız var." Batılı ülkelerin vatandaşlarının
çoğu Lebow'un çağrısına kulak vermiştir
ve dünyanın geri kalan kısmı da bu çağrıyı izlemekte
gayretli görünmektedir.
Endüstriye dayalı ülkelerde tüketim artık toplumsal
değerlere nüfuz etmektedir. Dünyanın en büyük
iki ekonomisinde -Japonya ve ABD'de- yapılan kamuoyu
yoklamaları insanların başarıyı, tükettikleri miktarla
giderek daha fazla ölçtüklerini göstermektedir.
Japonlar "üç yeni kutsal hazine" den bahsetmektedirler;
renkli televizyon, havalandırnıa cihazı ve otomobil.
Polonyalıların dörtte biri Amerika'nın en zenginlerinin
yaşam tarzını anlatan "Hanedan"ı en çok beğenilen
televizyon programı olarak saymakta ve Afrika'nın
ortasındaki köylüler Amerikalı petrol zenginlerinin
sergilendiği "Dallas" ı izlemektedirler. Tayvan'da
bir ilan tahtasında "Neden Hala Milyoner Değilsiniz?"
sorusu yer almaktadır. Business Week muhabirlerinden
biri şöyle yazmaktadır: "Meksika'da...
Amerikan Rüyası canlı ve iyidir." Gerçekten de "tüketici"
ve "kişi" sözcükleri eşanlamlı sözcükler haline
gelmiştir.
ABD'de yaratılan yaşam tarzı, dünyanın her yerinde,
gücü yeten herkes tarafından taklit edilmektedir;
fakat çoğu kişinin de buna gücü yetmez. Dünyanın anlamak
istemediği şeyse bu ekonomik hatadır. Dünyada
202 dolar milyarderi ve 3 milyondan fazla dolar milyoneri
vardır. Aynı zamanda yol kenarlarında, çöplüklerde
ve köprü altlarında da 100 milyon evsiz insan yaşamaktadır.
Dünyadaki lüks ürünlerin -son moda giysiler,
çizgi üstü otomobiller ve diğer zenginlik işaretlerinin-
değeri, dünya ülkelerinin üçte ikisinin gayri safi
milli hasılalarından fazladır. Aslında, dünyanın yaklaşık
olarak yıllık 5 bin dolar olan ortalama geliri, ABD
yoksulluk sınırının altındadır.
Şanslı ve şanssız olanlar arasında maddi tüketimdeki
hayret verici farklılık, bunların doğal dünya üzerindeki
etkilerinde iyice göze çarpmaktadır. Tüketim toplumunun
yükselişini izleyen, genişleyen tüketim sınırları,
başka bir perspektiften bakıldığında çevreye verilen
zararı kabartan göstergelerdir. Tüketim toplumunun
kaynakları sömürmesi sonucunda ormanların, toprağın,
suyun ve havanın tüketilmesi, zehirlenmesi ya
da değiştirilmesi imkansız şekilde çirkinleştirilmesi
tehdidi doğmaktadır. Onun üyeleri olan bizler, dünyada
insanların karşılaştığı tüm çevresel tehditlere, İV'üncü
Bölüm'de de belgelendiği şekilde, fazlasıyla ortak olmaktan
sorumluyuz.
Tuhaftır ki yüksek tüketim, insan ilişkilerinde de
karışık bir lütuftur. Doksanlarda yaşayan insanlar, büyük
büyükbabalarının yüzyılın başında olduklarından
ortalama dört buçuk kat daha zengindirler, fakat dört
buçuk kat daha mutlu değildirler. Psikolojik veriler tüketim
ile kişisel mutluluk arasındaki ilişkinin zayıf olduğunu
göstermektedir. Daha da kötüsü, insanı tamamlayan
başlıca iki kaynak -toplumsal ilişkiler ve
boş zaman uğraşları- insanlar zenginliğe koştururken
kurumuş ya da durgunlaşmış gibi görünmektedir. Böylece,
tüketim toplumunda yaşayan pek çoğumuz bolluk
dünyasının bir şekilde sahte olduğunu -tüketimci bir
kültür tarafından gözümüz boyanmış bir halde, aslında
toplumsal, psikolojik ve manevi olan gereksinimlerimizi
maddi şeylerle tatmin etmek için boş yere çabalamakta
olduğumuzu- düşünmekteyiz.
Elbette fazla tüketimin karşıtı -yoksunluk- ne çevre
için, ne de insani sorunlar için bir çözümdür. Bu durum,
insanlar için çok daha kötüdür ve doğal dünya
için de zararlıdır. Hiçbir şeyi olmayan köylüler, Latin
Amerika'nın yağmur ormanlarını yakıp yıkarak kendilerine
yol açmakta, aç göçebeler sürülerini narin Afrika
meralarına doğru sürüp, buraları çöle çevirmekte ve
Hindistan ve Filipinler'deki küçük çiftçiler dik yamaçları
ekip, onları yağmurun aşındırıcı güçlerine maruz
bırakmaktadırlar. Dünyada sayıları milyarın üzerinde
olan gerçek yoksullar, ekolojik ve ekonomik yoksullaşmanın
aşağı dönük sarmalına yakalanmışlardır. Ümitsizlik
içinde, günü kurtarmak adına geleceği yıpratıp,
bile bile toprağa zarar vermektedirler.
Eğer insanlar çok az ya da çok fazla şeye sahip olduğunda
çevre zarar görüyorsa, şu sorular akla gelir: Ne
kadarı yeterli? Dünya hangi düzeydeki tüketime dayanabilir?
Daha fazlasına sahip olmak ne zaman insanın
tatminini büyük oranda artırmaya son verecek? Dünyadaki
tüm insanların gezegenin doğal sağlığını çöküntüye
uğratmaksızın, rahatça yaşamaları olası mıdır?
Yoksulluk ve geçim sıkıntısının üzerinde, fakat tüketici
yaşam tarzının altında olan bir yaşam düzeyi -yeterlik
düzeyi- var mıdır? Dünyadaki tüm insanlar merkezi
ısıtmaya sahip olabilir mi? Ya buzdolabına? Çamaşır
kurutma makinesine? Havalandırma cihazına? Isıtılmış
yüzme havuzuna? Uçağa? İkinci bir eve?
Bu soruların pek çoğuna kesin olarak yanıt verilemez;
fakat tüketim toplumunda bulunan her birimizin
en azından bunları sorması gerekir. "Daha fazla"nın her
zaman "daha iyi" anlamına gelmediğini göremezsek,
ekolojik çöküntüyü önlemek yolundaki çabalarımız, arzularımız
tarafından alt edilecektir. Bu soruları sormazsak,
çevremizde bulunan ve bu arzuları harekete
geçiren amansız reklamcılık, çoğalan alışveriş merkezleri
ve "Joneslar'dan aşağı kalmamak" yolundaki toplumsal
kabuller gibi zorlamaları büyük olasılıkla fark
edemeyeceğiz. Maden ocaklarına, kağıt fabrikalarına
ve çevre üzerinde büyük olumsuz etkisi olan diğer endüstrilere
verilen ödenekler gibi tüketimi olabileceğinden
daha zararlı hale getiren zorlamaları hoş görebiliriz
ve yaşamlarımızı iyileştirmek için daha az tüketip,
ailelerimiz ve arkadaşlarımızla daha fazla vakit geçirme
fırsatlarını değerlendiremeyebiliriz.
Bununla beraber, tüketim toplumunu sürdürülebilir
bir topluma dönüştürmenin zorluklarını tahmin etmek
de pek olanaklı değildir. Biz tüketiciler tüm diğer insanların
peşinde olduğu bir yaşam tarzının tadını çıkarırız;
neden onlar da bu yaşam tarzının peşinde olmasınlar
ki? Kim en kısa zamanda bir otomobil, büyük bir
arazi üzerinde büyük bir ev ve evin içindeki ısı üzerinde
yıl boyunca tam kontrol sahibi olmak istemez ki?
Yüzyıllardır süregelen ekonomi tarihinin hızı ve 5,5
milyar insanın bitmek bilmeyen maddi arzuları artan
tüketimden yanadır.
Dolayısıyla bir bilmecenin -hiçbir tatminkar çözümü
bulunamayan bir sorunun- içinde olabiliriz. Daha önce
bu tarzı edinmiş olan insanlar için tüketici yaşam tarzını
kısıtlamak siyasi açıdan mümkün, ahlaki açıdan
savunulabilir ya da ekolojik açıdan yeterli değildir. Bu
yaşam tarzını herkese yaymak ise yalnızca biyolojik
çevrenin yıkımını hızlandırmakla kalacaktır. Çevre, içimizden
Amerikalı tüketiciler gibi yaşayan 1,1 milyar
kişiyi kaldıramıyor, kaldı ki bu şekilde yaşayan 5,5
milyar kişiyi ya da gelecekte en az 8 milyar olacak dünya
nüfusunu kaldırsın. Öte yandan, tüketim toplumunun
tüketim düzeylerinin düşürülmesi ve maddi arzuların
başka yollarla bastırılması ahlaki açıdan kabul
edilebilir olsa da, oldukça romantik bir öneridir. Bu
öneri, yüzyıllardır süren eğilime karşı gelmektedir. Yine
de tek seçenek bu olabilir.
Eğer gezegenin yaşamı destekleyen ekosistemlerinin
gelecekteki nesillere kalması isteniyorsa, tüketim
toplumu, kısmen kaliteli, düşük enerji gerektiren dayanıklı
tüketim mallarına yönelerek, kısmen de tatmini
boş zamanları değerlendirmede, insan ilişkilerinde
ve maddiyata dayalı olmayan diğer alanlarda arayarak
kaynak kullanımını önemli derecede azaltmak zorunda
kalacaktır. Tüketim toplumunun üyeleri olan bizler,
ekonomi merdiveninin daha alt basamaklarında denenmiş ,
olan yaşam tarzının teknolojik açıdan ileri bir
uyarlamasını yaşamak zorunda kalacağız. Bilimsel gelişmeler,
daha iyi yasalar, yeniden yapılanan endüstriler,
yeni antlaşmalar, çevre vergileri ve halka yakın
kampanyalar tümüyle bizim bu ideal yaşam biçimine
ulaşmamıza yardım edebilir. Fakat eninde sonunda, insanlığı
destekleyen çevrenin yanında olmak için değerlerimizi
değiştirmemiz gerekecektir.
:::::::::::::::::
İİ. Bölüm
Tüketim Toplumu
Dünyanın üç büyük ekolojik sınıfı vardır; tüketiciler,
orta gelirliler ve yoksullar. Kişi başına düşen doğal kaynak
tüketimi, kirlilik yayma ve doğal ortamları bozma
dereceleriyle mükemmel şekilde tanımlanan bu gruplar
pratikte iki ölçütle temsil edilerek birbirinden ayrılır;
ortalama yıllık gelir ve yaşam tarzı (bkz. Tablo 2-1).
Dünyadaki yoksullar -yaklaşık 1,1 milyar kişi- aile
bireyi başına yılda 700 dolardan az kazanan ailelerden
oluşmaktadır. Bunların çoğu kırsal bölgelerde yaşayan
Afrikalılar, Hintliler ve diğer Güney Asyalılardır. Neredeyse
yalnızca hububat, kök mahsulleri, fasulye ve diğer
baklagilleri yemekte ve çoğunlukla temiz olmayan
suları içmektedirler. Barakalarda ve kulübelerde yaşamakta,
ulaşımlarını ise yürüyerek sağlamaktadırlar.
Eşyalarının çoğu taş, ahşap ve çevreden elde edilebilen
yerel maddelerden yapılmıştır. Dünyadaki insanların
bu beşte birlik en yoksul bölümü dünya gelirinin yalnızca
% 2'sini kazanmaktadır.
Dünyanın orta gelirli sınıfındaki 3,3 milyar kişi, aile
bireyi başına 700 ila 7500 dolar arasında kazanmakta
ve çoğunlukla Latin Amerika, Ortadoğu, Çin ve Doğu
Asya'da yaşamaktadır. Bu sınıf, eski Sovyet bloğunun
ve Batılı endüstri ülkelerinin düşük gelirli ailelerini de
içine almaktadır. Bu sınıftakiler, dikkate değer istisnalar
dışında hububat ve suya dayalı bir günlük beslenmeye
sahiptirler ve lambalar, radyolar, giderek buzdolapları
ve çamaşır makineleri için elektriği olan vasat
binalarda yaşamaktadırlar (örneğin, Çin şehirlerinde
artık, evlerin üçte ikisinde çamaşır makinesi ve beşte
birinde de buzdolabı vardır). Ulaşımı otobüs, tren ve bisikletle
sağlamaktadırlar ve mütevazı bir dayanıklı tüketim
malları stoğuna sahiptirler. Bunlar toplam olarak,
dünya gelirinin % 33'ünü kazanırlar.
Tablo 2-1. Dünya Tüketim Sınıfları, 1992
Tüketim Kategorisi: Günlük besin
Tüketiciler (1,1 milyar kişi): Et, paketlenmiş gıdalar, meşrubat
Orta Sınıf (3,3 milyar kişi): Hububat, temiz su
Yoksullar (1,1 milyar kişi): Yetersiz miktarda hububat, güvensiz su
Tüketim Kategorisi: Ulaşım
Tüketiciler (1,1 milyar kişi): Özel arabalar
Orta Sınıf (3,3 milyar kişi): Bisikletler, otobüsler
Yoksullar (1,1 milyar kişi): Yürüme
Tüketim Kategorisi: Malzemeler
Tüketiciler (1,1 milyar kişi): Tek kullanımlık
Orta sınıf (3,3 milyar kişi): Dayanıklı
Yoksullar (1,1 milyar kişi): Yerel biyolojik maddeler
Kaynak: Worldwatch Enstitüsü
Tüketici sınıfı -dünya tüketim toplumunun 1,1 milyar
üyesi- kişi başına düşen geliri 7500 dolardan fazla
olan tüm ailelerden oluşmaktadır. Bu eşik, tüketici sınıfının
en altta olan tabakalarını ABD yoksulluk sınırının
ancak biraz üzerine yerleştirmekteyse de, bu tabakalar,
daha doğrusu bizler, yine de önceleri bilinmeyen
bir yaşam tarzının tadını çıkartmaktayız. Et ve işlenmiş,
paketlenmiş besinler yemekte, atılabilir kaplardan
meşrubat ve diğer içecekleri içmekteyiz. Zamanımızın
çoğunu buzdolapları, çamaşır yıkama ve kurutma
makineleri, mikrodalga fırınlar ve daha pek çok küçük
elektrikli aletle donatılmış binalarda geçirmekteyiz.
Özel otomobillerle ve uçaklarla ulaşım sağlamakta
ve kendimizi bir sürü kısa ömürlü, tek kullanımlık tüketim
malıyla çevrelemekteyiz. Tüketici sınıfı dünya
gelirinin % 64'ünü, yoksullardan 32 kat fazlasını, evine
götürmektedir.
Tüketici sınıfının üyeleri arasında Kuzey Amerikalılar,
pek çok Batı Avrupalı, Japonlar, Avustralyalılar,
Hong Kong ile Singapur vatandaşları ve Ortadoğu'nun
petrol zenginleri yer almaktadır. Latin Amerika,
Güney Afrika ve Güney Kore'de olduğu gibi Asya'nın
yeni yeni endüstrileşmekte olan ülkelerindeki
nüfusun beşte birini, Doğu Avrupa ile Bağımsız Devletler
Topluluğu'ndaki nüfusun da yaklaşık yarısını tüketici
sınıfı oluşturmaktadır.
Tüketim toplumunda yaşayan pek çoğumuz için,
yaşam biçimimizin son derece zengin olduğu önermesi
şüphesiz zorlama bir önerme gibi görünmektedir. Bununla
beraber, gerçek zenginlerle karşılaştırıldığında
mütevazı bir yaşam sürmekte ve geçinmek için genellikle
bir mücadele vermekteyiz. Aynı dünyanın en üstteki
beşte birlik bölümünün -tüketici sınıfının- geriye
kalan bölümün daha yoksul görünmesini sağlaması gibi,
tüketici sınıfının en üstteki beşte birlik bölümü de
-zenginler- daha alt bölümdeki tüketicilerin yoksul
görünmesini sağlamaktadır. Örneğin, ABD'de gelir sahipleri
içinde en fazla ücret alan beşte birlik bölüm, geriye
kalan beşte dördünün toplam kazancından daha
fazla kazanç elde etmekte ve üst düzey şirket yöneticileri
çalıştırdıkları fabrika işçilerinden 93 kat daha fazla
kazanmaktadırlar. Zenginler ile tüketici sınıfı arasındaki
ilişki, tüketici sınıfı ile tüm insanlar arasındaki
ilişkiyi temsil etmektedir. Zenginler, ortalama tüketicilerden
daha fazla kazanmakta, daha fazla doğal kaynak
tüketmekte ve ekolojik sistemleri daha fazla bozmaktadırlar.
Yine de, dünya ölçüsünde zenginler en
fazla tüketici sınıfının bir alt kümesi olarak ele alınmaktadırlar,
çünkü ekolojik etkiler açısından en büyük
farklar zenginlerle tüketiciler arasında değil, tüketicilerle
orta gelir sınıfı arasındadır.
Tüketim toplumunun doğuşu, çağımıza damgasını
vuran havai fışek tüketimiyle belirmektedir. Dünya çapında
yüzyılın ortasından bu yana kişi başına düşen
bakır, enerji, et, çelik ve kereste tüketimi yaklaşık 2
katına, kişi başına düşen araba sahibi olma oranı ve
çimento tüketimi 4 katına, plastik kullanma oranı 5 katına
çıkmış, alüminyum tüketimi 7 kat yükselmiş ve
havayolu ile ulaşım oranı da 33 kat artmıştır. Her biri
çevresel hasar ile son derece bağlantılı olan bu ürünlerin
artan tüketimi, daha çok tüketici sınıfının servetlerinin
bir yansımasıdır. Orta gelir sınıfındaki tüketim
daha yavaş artmış ve yoksullar arasındaki tüketim
miktarı ise hemen hemen hiç değişmemiştir.
Tüketim toplumu; markaların evlerde kullanılan
sözcükler haline geldiği, paketli, işlenmiş gıdaların
yaygın şekilde ilk çıkışını yaptığı ve otomobilin Amerikan
kültürünün merkezinde varlık kazandığı, yirmili
yıllarda, ABD'de doğmuştur. İnsanların beslenme, giyim
ve barınmaya olan doğal ihtiyaçları tatmin olduğunda
gerçekleştirilen kitlesel üretimin satılmadan elde
kalacağından endişe eden iktisatçılar ve şirket yöneticileri,
kitlesel tüketimi sürekli ekonomik büyümenin
anahtarı olarak öne sürmeye başlamışlardır. "Tüketimin
demokratikleştirilmesi", Amerikan ekonomi
politikasının açığa vurulmayan hedefi haline gelmiştir.
Hatta tüketim, bir yurtseverlik görevi olarak resmedilmiştir.
Ulusal Refah Bürosu adındaki bir iş grubu,
Sam Amca'nın "Neye ihtiyacınız varsa hemen alın!" diye
öğüt veren posterlerini dağıtmıştır.
Büyük Kriz ve İİ. Dünya Savaşı, tüketimin
demokratikleştirilmesini geçici olarak durdurmuş, fakat
savaşın bitiminden kısa süre sonra kitlesel tüketim reşit
olmuştur. 1946'da Fortune dergisi, "Rüya çağı...
Büyük Amerikan Hamlesi gerçekleşti." diye duyurmuştur.
1950 yılına gelindiğinde genç Amerikan aileleri
her gün 4 bin yeni eve taşınmaktadır ve bu evleri
bebek arabaları, çamaşır kurutma makineleri ve özellikle
de televizyonlarla doldurmaktadır. Bir yıl sonra
ABD İşgücü İstatistikleri Bürosu tüketicilik dalgasının
geçim masrafı endeksine kayıtlı maddelere televizyonları,
elektrikli tost makinelerini, dondurulmuş gıdaları,
konserve bebek mamalarını ve evde kullanılan
perma losyonlarını ekleyerek, bu endeksin yükseldiğini
onaylamıştır.
1953'de Başkan Eisenhover'ın Ekonomi Danışmanları
Konseyi'nin başkanı yeni ekonomik müjdeyi, "İncil"
anlamına da gelir. (ç.n.) takdis
etmiş ve Amerikan ekonomisinin "esas amacı"nın
"daha fazla tüketim malı üretmek" olduğunu ilan etmiştir.
Bundan sonra gelen nesiller bu amaca sadakatle
hizmet etmişlerdir. ABD'deki insanlar bugün ortalama
olarak iki kat daha fazla otomobile sahiptir, iki buçuk
kat daha uzun mesafeye seyahat etmekte, 21 kat
daha fazla plastik kullanmakta ve ebeveynlerinin
1950'de uçakla kat ettiği mesafeden 25 kat daha fazlasını
kat etmektedirler.
ABD'de doğduğundan bu yana tüketim toplumu,
Amerika sınırlarının çok ötesine geçmiştir; yine de en
gözle görülür sembolleri hala Amerika'ya aittir. Tokyo
yakınlarındaki Disneyland her yıl neredeyse Mekke ya
da Vatikan'ın çektiği kadar çok ziyaretçi çekmektedir.
Coca-Cola ürünleri 170'in üzerinde ülkede dağıtılmaktadır.
Her gün dünyanın bir yerlerinde yeni bir McDonald's
restoranı açılmaktadır. Singapurlu çocuklar dişlerini
Malaya dilinde "Hey, Beyler!" diyen, Konuşan
Ninja Kaplumbağa Diş Fırçaları ile fırçalayabilmektedir.
İlk önce ABD'de tamamlanan kitlesel pazarlama
yöntemleri, örneğin, eski Doğu Almanlar'a "Marlboro...
Batı'yı Tad." reklamını öğreterek, artık tüm kıtalarda
uygulanmaktadır.
Altmışlara gelindiğinde, tüketim toplumunun esası
ABD'den Batı Avrupa'ya ve Japonya'ya çoktan ulaşmıştır.
Toplu olarak ele alındığında, Fransa, Batı Almanya
ve Birleşik Krallık en hızlı artışı ellilerde ve altmışlarda
yaşayarak yüzyılın ortasına kadar kişi başına
düşen çelik kullanımını iki katına, çimento ve alüminyum
alımını iki katından fazlasına ve kağıt tüketimini
üç katına yükseltmiştir. Avrupa'da kişi başına
düşen fazla paketlenen ve işlenen dondurulmuş gıda
tüketimi seksenlerde iki katına çıkmış ve bu on yılın
ikinci yarısında kişi başına düşen -çoğu atılabilen kaplarda
olan- meşrubat tüketimi % 30 oranında artmıştır.
Otomobiller de seksenlerde Avrupa'da çoğalmış,
1988'e gelindiğinde sayıları hane sayısını geçmiştir.
Japonya, tüketime Avrupa'ya oranla ABD'den çok
daha geride başlamış, fakat aradaki farkı hızla kapatmıştır.
Bugünkü Japonlar 1950'de, Japonya'da yaşayan
insanlara oranla kişi başına dört kattan çok daha
fazla alüminyum, yaklaşık beş kat daha fazla enerji
ve yirmi beş kat daha fazla çelik tüketmektedir ve bu
artışın büyük bölümü yetmişlerdeki enerji krizlerinden
önce gerçekleşmiştir. Ayrıca kişi başına dört kat
daha fazla arabaya sahiptirler ve yalnızca 1975'den
beri her biri yaklaşık iki kat daha fazla et yemektedirler.
Aynı zamanda uçakla da daha fazla seyahat etmektedirler:
1972'de 1 milyon Japon yurt dışına çıkarken,
1990'da bu sayı 11 milyona ulaşmıştır. Bugün,
kırk yıllık tüketimci yayılmanın ardından, Batı Avrupa
ve Japonya'nın tüketim düzeyleri ABD'ninkinden çok
az aşağıdadır.
Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya'da ev aletleri
yaşamın standart donanımları haline gelmiştir.
Her üç bölgede de hemen her evde bir buzdolabı ve çamaşır
makinesi vardır. Çamaşır kurutma makineleri
ve bulaşık makineleri hızla yaygınlaşmaktadır ve
ABD'de 1987 yılında elde edilen verilere göre elektriğin
% 13'ünü kullanan ve ozona zararlı soğutuculara
dayanan havalandırma cihazları, evlerin üçte ikisinde
demirbaş haline gelmiştir. Buna benzer şekilde, Japon
evlerinin yaklaşık % 60'ında artık en azından tek
bir odada kullanılan bir havalandırma cihazı vardır.
Yalnızca seksenli yıllar boyunca mikrodalga fırınlar ve
videolar ABD'deki evlerin yaklaşık üçte ikisine girmiştir
(bkz. Şekil 2-1).
Şekil 2-1. ABD'de Evlerde Bulunan Aletler, 1960-1988
Seksenler, dünya tüketim toplumunun tüm bu çekirdek
bölgelerinde belirgin bir bolluğun yaşandığı yıllar
olmuştur. Laissez-faire (bırakınız yapsınlar) ekonomi
politikaları ve yeni yeni uluslararası hale gelmekte
olan borsa ve tahvil piyasaları, zenginler arasında tüketim
toplumunun orta kademelerinde "alabildiğin zaman
al" sarhoşluğuna dönüşen bir kolay para heyecanı
yaratmıştır. ABD'de bariz tüketim, Kükreyen Yirmiler'den
bu yana hiç bu kadar yüceltilmemiştir. On yılın
bitiminde, tüketiciler evlerini ve garajlarını üçüncü
arabalarla, deniz motorlarıyla, ev içi eğlence merkezleriyle
ve jakuzilerle doldurdukça, yüksek düzeylere doğru
tırmanma konusunda kişisel borçlar ulusal borçlara
uyum sağlamıştır. 1978-1987 yılları arasında Jaguar
marka otomobillerin satışı sekiz kat artmış ve kullanılmamış
kürk manto satın alanların yaş ortalaması
50'den 26'ya düşmüştür. Amerikalılar, sahip olduklarını
korumak için özel güvenlik korumalarına ve hırsız
alarmlarına, vergi yoluyla toplum polisi için yaptıklarından
daha fazla harcama yapmışlardır.
Seksenlerde Japonya da bir tüketim sarhoşluğu yaşamıştır.
On yılın sonuna doğru hükümet, iç tüketimi
artırarak ülkenin uluslararası çapta kınanan büyük ticaret
fazlasını azaltma umuduyla vefalı Japonları daha
fazla satın almaları için teşvik etmeye başlamıştır. Bunun
sonucunda altınla sarılmış suşi (Çiğ balık ve pirinç ile
yapılan bir Japon yemeği. (ç. n.) ve köpekler için
vizon kürklerin satın alındığı çılgınca bir harcama dalgası
ortaya çıkmıştır; fakat Japonya yüksek tüketime
hala tereddütlü yaklaşmaktadır. Birçok yaşlı Japon,
eski tutumluluk inanışına bağlıdır. Tokyo'daki Waseda
Üniversitesi'nden Yorimoto Katsumi şöyle yazmaktadır:
"Eski nesilden olanlar..... her sayfa kağıdı ve her
parça ipi gelecekte kullanmak üzere saklamaya dikkat
ediyorlar." Bir öğrenci ise, "Japon halkı maddi açıdan
mutlu, fakat ruhsal açıdan değil... Kendimizi ya da
yaşamdan ne beklememiz gerektiğini bulmaya asla zamanımız
olmuyor." demektedir.
İngiliz ekonomist Paul Ekins'in yazdığı gibi, artan
sayıda ve çeşitte mal ve hizmete sahip olup, bunları
kullanmanın temel kültürel amaç ve kişisel mutluluğa,
toplumsal statüye ve ulusal başarıya giden bilinen
en kesin yol olduğunu kabul eden bir kültürel uyum
olan tüketiciliğin yayılması, tüketici sınıfının kendi
büyümesini çok geride bırakmaktadır. Örneğin, 1953'ten
bu yana İstatistiki Matematik Enstitüsü araştırmalarında
yer alan sorularla, Japon vatandaşlarından kendi
felsefelerine en yakın olan felsefeyi seçmelerini istemiştir.
Seçenekler arasından "kendi zevkine uyan bir
yaşam sürmek" yolunda karar verenlerin oranı %
21'den % 38'e yükselirken, ilk araştırmada % 29 olan
"temiz ve adil bir yaşam sürmek" seçeneğini seçenlerin
oranı seksenlerin ortasında % 9'a düşmüştür.
Hızla artan tüketicilik, ABD'de yapılan kamuoyu
araştırmalarında daha çarpıcı şekilde gözler önüne serilmektedir.
1967-1990 yılları arasında üniversiteye,
eğitimin "mali açıdan çok iyi durumda olmak" için gerekli
olduğuna inanarak girenlerin payı % 44'ten % 74'e
yükselmiş, "anlamlı bir yaşam felsefesi geliştirmek"
için gerekli olduğuna inananların payı ise % 83'ten %
43'e düşmüştür. New York eyaletine bağlı Ithaca'daki
Cornell Üniversitesi'nden bir öğrenci American Demographics
dergisine, "Benim ebeveynlerim yaşam tarzlarından
memnunlar. Bu benim için yeterli." derken, yaşıtlarının
gayelerini özetlemiştir.
Aynı şekilde, 1976-1990 yılları arasında kendileriyle
anket yapılan lise son sınıf öğrencilerinde "yaşamda bir
amaç ve anlam bulma"ya karşı azalan bir istek ve tüketim
toplumunun eserlerine karşı artan bir iştah görülmüştür.
"Çok paraya sahip olma"nın "çok önemli" olduğunu
belirtenlerin oranı 1977'de yarıdan azken, 1986'da
neredeyse üçte ikiye yükselerek, bunu yaşamdaki amaçlar
listesinin ilk sırasına yerleştirmiştir. Daha ayrıntılı
anket soruları da tüketiciliğin hakimiyetini onaylamıştır.
İkinci arabalara, eğlence araçlarına, tatil evlerine, çeşitli
ev aletlerine, günün modasına ve son model otomobillere
duyulan arzular çarpıcı şekilde artmıştır.
Doğu ve Orta Avrupa'nın eski sosyalist devletlerindeki
vatandaşların yaklaşık olarak yarısı tüketici sınıfına
dahildir ve eğer bu ülkeler ekonomilerini dünya
pazarına bağlamayı başarabilirlerse, on ya da yirmi
yıl içerisinde nüfuslarının büyük çoğunluğu bu sınıfa
dahil olabilir. Budapeşte'deki barlardan birinde, genç
bir adam Batılı bir muhabire, "Batı'daki insanlar,
kendilerinin nasıl yaşadıklarını bilmediğimizi sanıyorlar.
Evet, nasıl yaşadıklarını biliyoruz aslında ve bizler de
öyle yaşamak istiyoruz." derken, ülkesinin tüketim
ruhunu gözler önüne sermiştir. Alman bankacı Ulrich
Ramin, "Doğu Almanlar araba, video ve Marlboro istiyor."
demektedir. Eski Doğu Almanya'da yaşayanların
% 70'i dünya otomobil sınıfına kısa zamanda girmeyi
umut etmektedir; bu insanlar yalnızca 1991'de
Batı'da üretilen bir milyon kullanılmış araba satın
almışlardır.
Seçkin sınıfın bile tüketici sınıfa dahil olmadığı dünya
ekonomisinde de tüketici yaklaşımlar giderek belirgin
hale gelmektedir. Orta Hindistan'ın kıraç Deccan
yaylasında, üst sınıf Hindular arasında yaygın olan çeyiz
geleneğini daha önce hiç uygulamamış olan kabile
köylüleri, artık müstakbel eşlerinden, planlanan evliliğin
bedeli olarak tüketim malları talep etmektedirler.
Daha geniş çapta, piyasanın liberalleşmesi ve krediyle
alışverişin başlaması sonucu 100 milyon dolayında
üyesi olan bir Hindistan orta sınıfının oluşması, otomobiller
ve televizyonlardan dondurulmuş gıdalara kadar
her şeyin satışında patlamaya yol açmıştır. Hint şehirlerinin
caddeleri, bisikletlerin, otobüslerin ve öküz arabalarının
yerini artık sel gibi akan milyonlarca motosiklet
ve arabanın almasıyla, dünyanın en tehlikeli trafiklerinden
ve en kötü kirliliklerinden biriyle tıkanmıştır. Wall
Street Journal, Hint evlerinde Hindistan'ın düzinelerce
dilinden reklam yayını yapan 14 milyon televizyonla
alay etmektedir: "Tevazuya ve tasarrufa inanan geleneksel
muhafazakar Hintli, giderek yerini harcadığı
oranda özgür düşünen yeni bir nesle bırakıyor."
Fortune dergisi de hızla endüstrileşen ülkeler hakkında
aynı şekilde heyecanlanmaktadır. Dergi, Güney
Kore'nin geleceğini şöyle görmektedir: "Her şeyin daha
fazlası. Daha fazla iskan, böylece daha fazla telefon,
alet, televizyon, mobilya, lamba ve tuvalet ile tuvalet
temizleyicisi." Far Eastern Economic Review, Endonezya'da,
neredeyse tüm yerli ve ithal lüks eşyanın bedelini
ödedikten sonra satın alınabileceği, havalandırmalı,
mermer labirentler olan büyük alışveriş merkezlerini
inşa etmek için ekiplerin gece gündüz çalışmakta olduğunu
bildirmektedir. Tüketiciliğin tohumlarını eken
reklamcılık, ülkenin en hızlı büyüyen endüstrilerinden
birisidir. Meksika da tüketicilerin hırslarıyla inlemektedir;
araba satışları 1991'in ilk yarısında dörtte bir
oranında artmıştır ve alışveriş merkezleriyle hazır yemek
lokantaları ülkeyi sürüklemektedir.
Tüketici yaşam tarzının tüm dünyada durdurulamaz
biçimde yayılması, geleceği düşünmeksizin yaşayan
insan türünün bugüne kadar karşılaştığı en hızlı
ve önemli değişikliktir. Birkaç kısa nesilde araba
sürücüleri, televizyon izleyicileri, alışveriş me | | | | | | | |