| ANA MENÜ |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
SEVGİLİLER GÜNÜ
Dünyanın diğer ülkelerini pek bilemem ama bizim ülkemizde, nedense yılın her günü ayrı bir kavram, sembol,anma günü vardır. yılın 365 günü hep böyle anma günleriyle gelir geçer. Dikkat e- derseniz, insanlar için bir gün, diğer geride kalanlar içinse bir haf- tayı bulur. Anne ve babalar ile hayvanlara ayrılan süre bir gündür. İçimizdeki duygu ve düşüncelerin harmanlandığı bu günlerde a- caba, daha başka bir heyecan, his,sevinç, üzüntü vb. mi hissediyo- ruz, yoksa, birilerine yaranmak, ondan bir şeyler koparmak için mi böyle davranıyoruz? İşte, burası biraz şüpheli. Bütün bir yılı anne- ler yılı, babalar yılı dersek ne olur? Anneler: “Canım, bu kadarı da fazla” derler mi sizce. Demezler canım korkmayın o kadar.Sonra an- dığımız veya etkinliğini yaptığımız bu günlerdeki davranışlarımıza, bir bakalım: Sevgililer Günü’nde, vefalı, vefasız demeden hemen en iyisinden bir çiçek.Pahalı mı? Tabii canım hem yılda bir kere kutlayacaksın hem de sıradan bir çiçek. Yüksek gratlı bir yüzük, son model bir araba, kameralı bir telefon vb. İşte size tam kut- lama. Beğendiremedik mi? Denize sıfır bir sahil kentinde, beş yıl- dızlı bir otelde 2 hafta tatil. Bunların hepsi bir günlük, Sevgililer Günü için. Ben, bugüne kadar hep böyle bir günlük kutlamalara karşı çık- tim.Eğer arada bir sevgi, saygı, karşılıklı duygu varsa, her gün sev- gililer günüdür. Bugün sevip de yarın inkar edenler, kaçanları, intikamı, sevdiği erkeğin arkadaşını sevip de onunla evlenerek alanları kimse hesa- ba katmıyor değil mi? Yazıklar olsun öyleyse o hediyelere veya hediye- yi alanlara, ikram edenlere. Ben mi ne yapardım? Yukarıdakiler için par- mağımı bile oynatmam. EZELDENBEKAR/İkizdere/16.02.2008
BABALAR VE OĞULLAR
Babalar dinimizin, toplumumuzun, devletimizin
en yüksek değer biçtiği, saygıda asla kusur edilmemesi konusunda
birleştikleri insandır. Tabii anaları da unutmamak gerekir. Baba-
lara bu kadar aşırı değer verilmesi, beklide onları bu kadar a-
sebi,sınırlı, vurdumduymaz vb. yapmıştır; ne dersiniz?
Geçmişte olduğu gibi, bugünde dünya edebiyatına,sinemasına,
Hatta bizim meşhur Yeşilçam’a bile damgasını vurmuştur. “Astığım
astık, kestiğim kestik” diyen babalar, sizce bu yetkiyi kimden
alıyorlar? Kimden olacak canım, “Ana ve babaya ası olanın gidecek
yeri yoktur.” diyen ayet ve hadislerden olsa gerek. Kendileri kahve
köşelerinde, meyhane merdivenlerinde sabahlarken, her nedense kim-
se çıkıpta:” Yahu arkadaş, sen nasıl babasın? Aileni düşünmemek,çocuk-
larını okuldan alıp tarlalara göndermek, çarşı pazarda mendil, simit sat-
tırmak keyfiyetini, nasılda böyle zalimane kullanırsın!”demez veya
diyemez. Evet, bütün yollar sizin şu kutsal yetkilerinize dayanıyor
her nedense.
Çocukların okul, askerlik, evlenme ve iş bulma dönemlerinde
babalar yine baş roldedir.Hep aynı sakız:”Bizim zamanımızda böyle
değildi; bizim zamanımızda baba ne derse o olur. Bizim zamanımız
da…Araştırın bakın, size o üstün evlat davranışlarını şırınga etmeye
çalışan babaların, aslında kendi babalarına karşı asla öyle kuzu kuzu otur-
madıklarını veya susmadıklarını öğrenirsiniz, hem de acı bir gerçek
olarak. Kendilerine bu durumlarını anlattığınızda; “Dediğimi yap,yap-
tığımı yapma!” savunmaları yada zeytin yağ misali su yüzüne çıkarlar.
Kur’an ve hadislere sarılan babalar, her nedense, o Kur’an’ın,baba-
lara yüklediği “İlim öğretmek, evlendirmek, bir ekonomik güç sağla-
mak…”görevlerini her nedense ya unutur yada “Eeee şey…”diyerek
kem-küm ederler. Zaten başkada bir icraatları yoktur. Sağlığında, evlat-
larına mirastan pay vermeyen, mirastan mahrum etme kararı alanlar,
oğlunun veya kızının varlığını ancak, kendisine verdiği para, menkül
veya gayri menkül vb. çıkarlar sağlandığı zaman hatırlıyorsa, o babadan
kimseye hayır gelmez. Böyle bir babadan, ne kendisine yukarıda saydı-
ğimiz yetkileri veren Allah, ne içinde barındığı toplum, ne de her han-
gi bir kimse razı olmaz; böyle bir babanın da kendisine yararı olmaz.
ASİNKET/14.09.2007
|
SAĞ GÖSTERİP SOL VURMAK
Bütün dünyada herkes, sigara, alkol ve uyuşturucunun zararlarını öğrenmiş,bunun için de bazı ülkeler çeşitli dernekler, vakıflar vb. sivil toplum kuruluşları, bu gibi zararlı alışkanlıklara adeta savaş açmıştır.Gerçekten de içki ve kumar, uyuşturucu madde kullanmak bütün kötülüklerin kaynağıdır. Yurt dışına gidemediğim için kesin bir yargıya varamam fakat, ülkemizde ki durumu az çok anladım ve ifade edebilirim.. Bizdeki Yeşilay Derneği, kendilerine verilen imkânlar çerçevesinde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Yalnız bu yeterli değildir. Kendilerine daha başka destek ve güvenceler verilmesi gerekir. Neden diyecek olursanız, bir yandan içki, uyuşturucu ve sigaranın zararlarını anlatan Yeşilay Derneği, öte yandan dev bir sigara ve içki imal eden kartel fabrikalar…Küçük bir bütçe ile bu derneğin bu baronlarla baş edebilmesi tabi ki imkânsızdır. İşte ben, bunun için diyorum ki devletin daha çok güvence sağlaması gerekir. Daha bitmedi, uyuşturucudan kara para elde eden yer altı dünyasının, bu derneği ve üyelerini,”Siz çok yararlı bir kamu hizmeti yapıyorsunuz; gelin sizleri alnınızdan öpeyim” demelerini beklemezsiniz herhalde . Dikkat ederseniz burada çok ilginç, ilginç olduğu kadar da vahim bir durum var. O da şu: Sigara ve alkole karşı, kampanyalar yüzünden zarar ettiklerini söyleyerek, bu zararın tazmini için mahkemeye gidilir.Sonuçta zararın faturası önce devlete sonrada vatandaşa çıkarılır.İşte böyle bir durumda, bu derneğin çalışma ve karşı kampanyaları ne kadar başarılı ve verimli olabilir? Bu kadarını da varın siz düşünün. Son çıkan bir yasa ile, sigaraların üzerinde, sağlığa zararlı olduğunu bildiren kısa cümlelerle, ”Sigara, size ve çevrenizdekilere zarar verir. Hamile kadınlar sigara içmemelidir ….” vb. aslında güzel bir düşünce ama öte yandan gazetelerde ise durum çok kötü.Geçen hafta bir gazete de şöyle yazıyordu: “Sevdiğimle konuşamıyordum; onu başardım.Toplum içinde konuşamıyordum; konuştum. Mektup yazmasını beceremiyordum, en kralını yazdım… Çünkü ben, o rakı denen zıkkımın kökünü içtim(!) İşte yöneticilerimiz, bir yandan zararlı alışkanlıklarla mücadele ederken, öte yandan dev yandan kocaman sigara ve içki fabrikaları, gazetelerde de boy boy içki reklamları. Buna, sağ gösterip te sol vurmak demezler de, peki ne derler? BEKARAYDIN/01.06.2006
MEDYA HER YERDE AYNI Ülkemizde, dönem dönem ihtilaller, koalisyon hükümetleri, erken seçimler, yargı kararları her nedense medyanın dilinde dolaşır durur. Bir zamanlar askeri sevmeyenler, başka bir zamanda "asker bu işe el koymalıdır, TSK bu ülkenin can damarıdır." diyerek yaygara koparan maaşlı yazarlar, kendilerine yapılan meşru veya gayrı meşru savunmalar da ise "basın özgürlüğü" kalkanıyla kendilerini savunurlar. Kendileri saldırınca "sansürsüz basın" başkaları konuşunca "basın hürriyeti ön plana geçer. İşte, bizim medyaya benzeyen Avrupa medyası..... Yaklaşık 2-3 aydır Danimarka' da, "basın özgürlüğü" salyalarını akıtanlar, güzel dinimize ve peygamberimize yaptıkları bu insanlık dışı davranışları, maalesef başbakanları tarafından bile basın özgürlüğü adıyla kendilerini savunmaktadırlar hem de dünyadan utanmadan, sıkılmadan. Medya, spordan sonra ölmeyecek ikinci sektördür. Medyada malzeme, araç-gereç hiç bitmez. İsterlerse, yıllar önceki bir meseleyi fırında ısıtarak tekrar halkın ve dünya kamuoyunun gözleri önüne sererler bıkmadan, usanmadan. Bu dünya medyasının tükenmeyen yeteneklerinden sadece biridir. Sessiz sedasız yaşayan bir dünyayı, özellikle karşı dine mensup ülkeleri kışkırtmak, galeyana getirmek çok kolaydır. İşte gördünüz. Kendini bilmez bir Danimarkalı (veya başka bir ülkenin insanları) paçavra gazetesine o karikatürü yayınlayarak dünyanın haklı tepkisi çekmiştir. Bu tip hareketler, aslında her 10- 20 yılda bir yapılır, sanki rutin bir çalışma gibi. Unuttunuz mu yoksa? 1989'da Salman Rüşti adında başka bir yazar da "Şeytan Ayetleri" diye bir kitap yazmış ve yine dünyanın tepkisini çekmişti. Demek ki bu yapılanlar bir tesadüf değil, tam aksine planlı bir davranıştır. İşte dünya kamuoyu, müslüman veya gayri müslim ülkeler ve insanlar cevabini vermiştir. Yalnız, kırıp dökerek, yakarak, öldürerek değil, mallarını, hizmetlerini boykot ederek, elçilerini geri çağırarak yapılanlar bence daha doğru olacaktır. bekaraydin/10.02.2006
TEKNOLOJİ NELER GETİRİR Son bir kaç aydır, ilçemizde ve bazı internet sitelerinde konu olan hidroelektrik santral yapılması, her nedense herkes tarafından farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Bazıları santralın yapılmasını canı gönülden desteklerken, bazıları da farklı şekillerde eleştirisini yapmaktadırlar. Bu insanlarımızı anlamakta bazen güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim. Neden derseniz: Yol yapılacak olsa hemen; " Efendim benim arazim, tarlam gitti, bana çok zarar verdiler, inadına benim tarlamdan dozeri geçirdiler...." vb. Fakat yol açıldığı zaman, ilk önce o itiraz edenler o yoldan yararlanırlar. Şikayet için Ankara' ya gidenler bile olmuştur. Teknoloji bir şeyler getirirken bir şeyleri de götürür, bu kaçınılmaz bir gerçektir. Şöyle ki: Bilgisayarlar icat edilmeden, bir çok insan kamu ve özel sektör de çalışıyordu, ekmek parasını çıkarıyordu. Hem de küçümsenemeyecek bir sayı da. Bilgisayarlar geldi, yaygınlaştı. Ondan fazla, hatta yüzlerce insanın yapacağı işleri bir veya iki bilgisayar yapmaya başladı. Devlet, çalıştıracağı o kadar işçi-memur yerine 1 bilgisayarla işini hallediyor. Hem zamandan, hem de paradan tasarruf ediyor. Demek ki bilgisayar yararları olduğu kadar, yukarıda ki nedenlerden dolayı zararları da olabiliyor. Gözlerimizi bozması da cabası.. Şimdi neden bilgisayar kullanıyorsunuz diyebilir misiniz? Ortaçağ'da, Avrupa devletlerinde Ronesans ve Reform devrimleri yapılırken, bizim Osmanlı İmparatorluğu' nda Lâle Devri yaşanıyordu. Keza, Almanya'da, Jean Gutenberg adlı mucit matbaayı bulmuştu. Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Cumhuriyet kurulduktan sonra bu güne kadar, o dönemleri eleştirenler hep şu cümleleri söylerler: " Mollalar teknolojiye, bilime karşıydılar. Hep gâvur icadı diye karşı çıktılar, istemediler, almadılar, şimdi de geri kaldık" İşte, bizden sonra gelecek olan kuşaklar da, bizim için aynı şeyleri söyleyeceklerinden şüpheniz mi var? İran, Rusya, Ermenistan, Bulgaristan'dan elektrik alıyoruz ve her yıl milyonlarca paramız yurt dışına gidiyor, yazık değil mi? Ben, teknolojiye karşı çıkmam, çıkamam. Köyde bir evim var. Bana sorulursa evet alın, götürün! derim. Bu kadar akarsu ve dereler boşuna akıp gidiyor. O turistin dediği gibi: "Su akar, Türk bakar." sözünü de unutmayın. Bir internet sitesinde okumuştum. Adam şöyle diyordu: "Dedemin mezarı sular altında kalacak." Dedeni düşünmene bir şey demiyorum ama bacağımızda ki çoraba ve ayakkabımıza varıncaya kadar Amerika'ya İMF' ye borçluyuz. Bu anlayış ve karşı çıkış ta devam ettiği sürece, dışa bağımlılıktan kurtulamayacağız. Peki, bu durum senin dedenin kemiklerini mezarında sızlatmaz mı? bekaraydin/18.03.2006
|
|
ZEYTİN YEME YÖNTEMİ (!)
Hepimiz çorbanın kaşıkla, baklavanın çatalla, biftek ve pirzolanın da servis bıçağı ile önce parçalayıp sonra çatalla yendiğini biliriz. Zeytini de çatalla yerdik ama hepimizin bu konuda hata ettiğimizi, geçen hafta bir vekilimizin açıklamalarından sonra öğrendik. "Zeytin, bir kerede veya bir lokmada yenmez." Tabii ya, elmayı, armudu, ekmek dilimini bir kaç sefer de yiyoruz da, neden zeytini bir ısırıkta bitiriyoruz? Artık hepimizin bu yanlışı bırakıp, zeytini en az beş lokmada yemeliyiz (!) Tabağına, masada ki kişi sayısına göre zeytin koyacaksın. Alacaksın eline bir kâğıt kalem yada hesap makinesi ve yemeğe başlamadan önce hesabini yapacaksın. Örnek: Masa da üç kişisiniz. Bir zeytin de en az beş defa da bitirileceğine göre, demek ki ortalama kişi başına bir zeytin düşer. Yanı: 3x1=3 eder ve o masada en fazla 3 veya bilemedin 4 zeytin yiyebilirsin. Fazla yersen, zeytine zam gelir, enflasyon yükselir, aile bütçeniz o ay açık verecek demektir. Kardeşim, tabağına koyduğun o zeytine şöyle alıcı gözle bir bakacaksın. Bu masaya gelene kadar, hangi aşamalardan geçmiştir. Çiftçi bu zeytini üretirken ve sofralık duruma getirirken, belki o zeytin tuzlanma işinden kaytarmış olabilir. Dolayısıyla, tuzlanmamış zeytin de kurtlanır. Sen, bir kere o zeytinin sağından, solundan, ilerisinden, gerisinden bakacaksın. Çok sevdiğin baban için bir lokma, canım anneciğim için diyerek ikinci lokma, küçük kardeşin için üçüncü lokma, kendi çocuğun için dördüncü lokma, ha bir de dostlarım için diyerek beşinci lokma. Tabii bu arada yediğin bir dilim ekmek ve 2 bardak ılık çay ile beraber, hakkın olan bir zeytinle kahvaltını bitirmiş oldun. Afiyet şeker olsun! Sayın ziyaretçiler, "Zeytini bir kere de yemeyin." diyeni, eminim televizyon da ve gazeteler de görmüşsünüz. Zeytini bir kere de yiyen adam belli, yemiş ve şişmiş. Tevfik Fikret' in bir şiiri vardır, belki bilirsiniz: "Yiyin efendiler yiyin, patlayana kadar yiyin...." bekaraydin/23.03.2006
ÜZÜM EKMEK
Beslenmek....İnsanoğlunun vazgeçilmez alışkanlıklarından biri. Sadece alışkanlık mı? Bir zorunluluk, yaşamımızı sürdürebilmenin en önemli şartı..Çalışmak, çabalamak, bunların en önemli sebebi karnımızı doyurmak için değil mıdır? Lüks bir lokantanın zengin menüsü, ekmek arası köfte, güzel bir sandviç, kebap çeşitleri v.s...Beslenme içgüdüsü insanoğlunun zengin bir kültür yaratmasına da neden olmuş..Sordum kendi kendime..Bu güne kadar yediğin en lezzetli yemek nedir?
“Kaza boğda ekmeği ve üzüm”..
Kısaca, üzüm ekmek !
Çocukluk yıllarımda, kısıtlı okul harçlığımla öğlen paydosunda aldığım çeyrek ekmek ve üzümün dayanılmaz lezzetine bu güne kadar hiç ulaşamadım.. Çok denedim..İstanbul’un ekmeği ve üzümü iyi değil herhalde diye düşündüm.. Memlekete her gidişimde yine üzüm ekmek alırım ve o lezzeti bulmaya çalışırım... Heyhat! Sonuçlar hep başarısız.
Üzüm ekmek derken; helvayı da unutmamak lazım..
Yahu, eski kavurmalılarda güzeldi be!
Ah! Bir de harçlığımızın fazla olduğu zaman yediğimiz kuru ve pilav.....
Şimdiki kuru fasulyelerde hiçbir şeye benzemiyor canım!
Hele, hele o ramazan pidelerinin kokusu......
Mısır ekmeğini ters çevirip içine tereyağı ve minci doldurup........
Bu duygu, yokluk içinde geçen hayatların küçük şeylerle mutlu olması şeklinde izah edilebilir. O yokluk içinde alınan hazzın tekrar yaşanabilmesi mümkün değildir herhalde..
Ya bizden öncekiler? II.Dünya savaşının ve sonrasının yokluk yıllarını yaşayanlar?.
Onlar için üzüm ekmek Boğazda balık yemek gibiydi herhalde. O yokluğun küçük serpintileri bile, üzüm ekmeği bize sevdirdiğine göre, gerisini siz düşünün..
Olabilecek en kötü şartlarda onurlu bir şekilde yaşam mücadelesi vererek bu günlere gelmemizi sağlayan analarımızın, babalarımızın, dedelerimizin önünde saygıyla eğiliyorum.
Üzüm ve ekmeğin dayanılmaz lezzeti, onları hatırlamaktır sanırım..
Boysan DEMİRLİ / 29/03/2006
DOSTLUK VE ARKADAŞLIK
Kainata baktığımız zaman bütün varlıkların bir arada yaşadıklarını ve birbirlerine ihtiyaçları olduğunu müşahede ederiz. Tek başına hayatını idame ettiren bir varlık göstermemiz mümkün değildir. Her varlık kendi hemcinsiyle gerekli koordineyi kurarak ve gerekli işlemleri yaparak hayatını sürdürmek mecburiyetindedir.
Dünya aleminden bahsederken ons ekiz bin alemden söz edilmektedir. Bu on sekiz bin alemin içerisinde insan oğlu ise sadece bir alemi teşkil etmektedir. Bu on sekiz bin alem içerisinde yaratılan insan oğlu diğer alemlere nazaran daha ustun ve daha marifetli bir şekilde yaratılmış ve diğer alemlerin efendisi, hükümranı olarak addedilmiştir. Dolayısıyla Sevgili Peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa (SAV)’ de Alemlerin sultanı ismiyle anılmaktadır.
Kainatı mamur etmek üzere yaratılan insan oğlu bu aleme hükmede bilmesi, bu alemi dizayn edebilmesi için belli bir bilgi ve birikim sahibi olması gerekir. O halde demek oluyor ki insan oğlu önce kendisini tanıması , kendi hemcinsleri ile uygun ve düzgün ilişkiler içerisine girmesi gerekmektedir. Ustan öyle tarif etmiyor mu; “İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen. Ya nice okumaktır.”
Burada üzerinde duracağımız konu diğer mahlukattan da örnekler vererek insanların birbirleriyle olan münasebetleri üzerinde olacaktır. Toplu halde bir arada yaşama zorunluluğu bulunduğundan bu toplumu hayatta tutabilmenin, toplum içerisindeki fertlerin hayatlarını idame ettire bilmelerinin ve toplumu çağdaş medeniyetlere ulaştırmanın kuralları olması gerekmektedir. Biz bu kurallara toplum kuralları demekteyiz. Bu kurallar başlıca din kuralları, ahlak kuralları ve toplum (kanunlar) kurallarıdır. Tabi bu kuraları ihlal edenleri ıslah için bazı müeyyideler vardır. Toplum kurallarını ihlal edenlerin müeyyidesi toplumu yöneten güç tarafından verilmektedir. Örneğin; hırsızlık eden bir kişiye verilecek olan ceza kanunlarla belirlenmiştir.. Ahlak kurallarını ihlal edenlerin müeyyidesi ise toplum fertleri tarafından verilmektedir. Örneğin; toplum fertleri ile geçimsiz, ukala, kinci, hasetçi bir insanın cezası toplum tarafından dışlanmak suretiyle verilmektedir. Din kurallarını ihlalin cezası ise işte bu kainatı ve bahsetmiş olduğumuz on sekiz bin alemi yaratan yüce Mevla tarafından verilmektedir.
Bahsetmeye çalıştığımız bu kuralların temelinde hoş görü, kardeşlik, sevgi ve saygı yatmaktadır. Yine ustad : “ Yaratılanı hoş gör, Yaratandan ötürü” diyerek bizim dikkatimizi çekmektedir. O halde demek ki kainatı seveceğiz, doğayı seveceğiz, ağacı seveceğiz, çiçeği seveceğiz, böceği seveceğiz, ineği seveceğiz, köpeği seveceği, kuzuyu seveceğiz her şeyi seveceğiz. Karşımızda bulunan her şeyin bir sahibi olduğunu onu sevgiyle yarattığını bileceğiz ona gereken değeri vereceğiz. Burada insan oğlu müstesna bir yer teşkil ettiğinden onu bir başka seveceğiz, Ona bir başka değer vereceğiz. Hoş görülü olacağız, müsamahakar olacağız, saygılı olacağız. Birbirimize yardımcı olacağız. Hatalarımızı ve kusurlarımızı birbirimizi kırmadan gücendirmeden birbirimizi ikaz eder mahiyette anlaşılır ve uygun bir lisanla söyleyeceğiz. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için hep el ele vererek yaşamaya gayret edeceğiz.
Kurtla tilki arkadaş olurlar ve birlikte gezmeye tozmaya ve birlikte avlanmaya başlarlar. Günün birinde yolları bir nehrin kenarına varır.
Yılan: Ben sudan çok korkarım, yüzmede bilmem, ben burada boğulurum asla karşıya geçemem der.
Tilki : Biz arkadaş değimliyiz benim boynuma sarıl ben seni karşıya geçiririm der.
Gel gelelim tilki hakkında hınzırlık düşünmekte olan yılan suyun ortalarında tilkinin boynunu sıkmaya başlar,
Tilki : Ne yapıyorsun arkadaş beni boğacaksın ikimizde öleceğiz boynumu sıkma diye yılanı ikaz etmiş, ama ne fayda yılan daha da sıkıştırmaya devam etmiş, durumun vahametini anlayan tilki tamam demiş ben anladım bunca yıl arkadaşlıktan sonra burada beni öldüreceksin , son olarak senden bir ricam var barı onu yerine getir. Yapmış olduğumuz bunca zaman hatırına son bir kez yüzünü görmek isterim, boynunu uzat da şöyle yüzünü bir seyredeyim. Yılan tilkinin bu son arzusunu yerine getirmek için boynunu uzatır tam bu esnada tilki yılanı boynundan yakalayı verir ve yılanı öldürerek nehrin karşı kıyısına geçer. Öldürmüş olduğu boynundaki yılanı ip gibi yere sererek söyle der. “ Benimle arkadaşlık edecek olan işte böyle elif gibi dosdoğru olmalı”
Bu kadar dosdoğru olmamız belki biraz zor ama bu uğurda çaba sarf etmemiz hiç de zor değildir. Kendimiz için istemediğimizi arkadaşımız içinde istemeyeceğiz, kendimiz için istediğimizi arkadaşımız için de isteyeceğiz. Hepinize sevgi dolu hoş görülü mutlu yıllar, ömür boyu sürecek dostluklar temennisiyle hoşça kalın.
ikizdereli66/31.03.2006
|
|
ARKADAŞ SEÇİMİ
Bir arada yaşamaları zorunlu olan insanların birbirleri ile olan münasebetlerinde de doğruluk önemli bir yer tutmaktadır. Burada arkadaşlık ön plana çıkmaktadır. Arkadaş yerine göre bir kardeşten çok çok daha önemli bir mevkiye çıkmaktadır. “ Kardeş zorunlu bir arkadaştır. İyi bir arkadaş ise seçilmiş bir kardeştir” İnsan bazı sırlarını kardeşine açması mümkün değildir ama arkadaşına çok rahat bir şekilde açmakta onunla deyim yerinde ise dertleşmektedir. Bu nedenle arkadaşlığın önemi çok büyüktür.
Arkadaş seçiminde bazı hususlara dikkat edilmesi gerekmektedir. Tabi her önüne gelenle arkadaşlık etmek veya arkadaş zannederek ona verilmesi sakıncalı sırlar vermek tabii ki doğru değildir. Arkadaş yeri geldiği zaman canını, malını ve namusunu emanet edebileceğin gözün arkada kalmayacak bir şekilde güvene bileceğin içi dışı bir, kalbi dosdoğru, özü sözüne uygun tilki hikayesinde anlatmış olduğumuz yılan (Ölmüş)gibi dosdoğru olmalıdır.Herkesle arkadaşlık olur ancak kiminle arkadaşlık olmayacağını bir misal vermek suretiyle anlatarak az sözden çok şeyler çıkarılacağı umuduyla söylenenlerin anlaşılacağını varsayalım.
Günlerden bir gün Fare ile Kaplumbağa arkadaş olurlar. Fare ile Kaplumbağa büyük bir gölün kenarına birlikte gezer tozar birbirleriyle hoş sohbet ederler. Ayrılma zamanları geldiğinde Kaplumbağa gölün mavi sularının derinliklerine kendini bırakır, Fare ise kendi yuvasına çekilir. Bu arkadaşlık böylece devam eder gider. Ancak bir problem var. Fare veya Kaplumbağa her istediklerinde birbirleriyle görüşemezler. Farenin aklına Kaplumbağa gelince gölün kenarına gelir o ince sesiyle Kaplumbağayı çağırır ancak ne var ki Kaplumbağaya sesini bir turlu duyuramaz. Aynı şekilde Kaplumbağanın aklına Fare gelince Fareye sesini duyuramaz. Bir gün Fare: Yahu Kaplumbağa kardeş bu böyle olmuyor bu işe bir çare bulmamız
lazım. Bazen çok canım sıkılıyor seninle konuşmak ve dertleşmek istiyorum, gölün kenarına geliyorum, sense suyun derinliklerinde olduğundan sana bir türlü sesimi duyuramıyorum. Buna bir çare bulmamız lazım diyor ve ekliyor aklıma uygun bir fikir geldi eğer sende kabul edersen bundan böyle her canımız sıkıldığında veya dertleşmek istediğimizde birbirimizi kolayca bulabiliriz.
Kaplumbağa merakla bu fikri öğrenmek istiyor peki söyle bakalım bu iş nasıl olacak, neymiş bu parlak fikrin. Fare; Ayağımıza ip bağlayacağız. İpin uzunluğu yuvalarımıza rahatça gideceğimiz kadar uzun olacak. Sizi özlediğim zaman gölün kenarına gelip ipin ucundan asılacağım sende hemen yukarı çıkacaksın, sende aynısını yapacaksın böylece kolaylıkla birbirimizle görüşeceğiz. Bu fikir Kaplumbağanın da hoşuna gider ve bir iple kendilerini ayaklarından birbirlerine bağlarlar. Böylece kolaylıkla birbirleriyle haberleşirler.
Bir gün Farenin yine canı sıkılmış ve Kaplumbağa ile dertleşmek istemiş ve göle doğru yola çıkmış ancak ne var ki aç bir karga fareyi gözetlemekteymiş, farenin yuvadan çıkıp göle doğru hareket ettiğini gören aç karga hemen bir dalış yapar ve fareyi kaptığı gibi havalanır. Havalanan farenin ayağına bağlı bulunan Kaplumbağa da yavaş yavaş havalanmaya başlar. Karga yükseldikçe Kaplumbağada yükselir. Bu manzarayı gören halk yahu şu işe bakın bir karganın bir Kaplumbağayı kaldırdığı nerde görülmüş, şu işe bakın diye birbirlerine hayretle söyleşiyorlarmış. Kaplumbağa ise ; Beni Karga götürmüyor ben şu fareyle arkadaşlık ettiğim için bu yola düştüm yoksa karganın benimle işi yok onun işi fareyle diye kendi kendine fareyle arkadaşlık ettiği için kızmaya başlamış.
İşte değerli dostlar uzun söze ne hacet, arkadaş arkadaş dedik arkadaşlığın öneminden bahsettik bu anlatmış olduğumuz kıssadan da arkadaş seçiminde nelere dikkat etmek gerektiğini ve nasıl arkadaş seçeceğimizi ve arkadaş seçiminde dikkat edilmesi gereken hususları sizlere bırakıyorum. Bir sonraki yazımızda görüşmek dileğiyle esen kalın.
ikizdereli66/31.03.2006
DOST BİRİKTİRMEK
Dostluk nedir? Herhalde bir gösteriş, birine, aynı cinse, kadınsan erkeğe erkeksen kadına karsı kendini beğendirme çabası, bir moda, bir gelgeç ruh hali değil... Sempati. İlgi.. Bağlılık.. Yüceltmek. Taçlandırma. Sorumluluk duymak. Yürekten algılamak. Bakışlarla anlaşmak. Ses tonuyla destek vermek. Kesintisiz ilişki. Kayıp olmaz, yitmez. Yoktan var olmaz bir duygu. Bunların hepsi bir araya gelip, zaman içinde gıdım gıdım birikerek dostluğun çimentosunu oluşturuyor.
Gazetelerde okuyoruz. TV'lerde seyrediyoruz. Sağda solda konuşmalarda adı geçiyor; Edebiyat dostu, Türk sanat Müziği dostu, Çocukların dostu, Halkın dostu gibi dostluk kavramlarını.
Dostluklar nasıl oluşuyor? Unuttuk. Bu hızlı kent hayati Dostluk duygusunu Aklımızdan aldı.Yüreğimizden çaldı.
Nasrettin Hoca bir Cuma günü camide cemaate namaz kıldırmak üzere ezan okunsun diye bekliyormuş. Bir adam gelmiş.
"Hocam" demiş!
"Eşeğimi yitirdim..."
Hoca da adama; "Şu namazı kıldıralım, senin eşeğin çaresine bakarız" demiş.
Hoca namazı kıldırmış, vaazını vermiş ve cemaate dönmüş:
"İçinizde hiçbir dostuyla bir bardak çay içip birkaç saat’te olsa konuşmamış, dostuyla yürüyüşe çıkıp hiç konuşmadığı halde sıkılmadan yürüyüşüne devam etmiş, komşunun hal ve hatırını sormamış, en ufak bir hatasından dolayı dostluğunu bir kalemde silmiş biri var mi?" diye sormuş. Arka sıralarda saf tutmuş, sümsük tipli biri parmağını kaldırıp, "Ben varım Hocam." demiş. Hoca eşeğini yitiren adama dönmüş, "Al bu adamı git, bundan büyük eşek olur mu? Yitirdiğin eşeğin yerine kullanırsın" demiş.
Dostun yoksa... Eşekten farkın ne? Olumsuz düşünür Sokrates'e öğrencileri sormuş: Dostluk nedir? Sokrates de onlara şu yanıtı vermiş; "Çocukluğumdan beri arzuladığım bir şey vardır. Kimi insan atları olsun ister, kimi insan köpekleri... Kimisi altını, kimisi de şanı şerefi; bense bir dostum olsun isterim..." İnsan biriktirmesi gereken yaratık, Şan şöhret biriktiriyor... Süper zenginse boğazda villa biriktiriyor. Tablo biriktiriyor. Repoda para kasalarda naftalin kokulu döviz, antika biriktiriyor. Gençse plak, kaset, biriktiriyor. Yorgun bir ihtiyarsa namaz niyaz biriktiriyor.
Bazıları antika eşya biriktiriyor; antika lambalar, cam şişeler, eski koltuklar, tespihler, tombaklar gibi. Alimse kitap biriktiriyor. Cahilse kin biriktiriyor... Dost biriktirmeyi içimizde kaç kişi deniyor? Cinnete düştük. Dost biriktirmeyi unuttuk.
İyi halt ettik.
SEVGİLİ DOSTLAR;
NAZİK OLMAK İÇİN BİR GÜLÜMSEME BEKLEMEYİN. SEVMEK İÇİN SEVİLMEYİ BEKLEMEYİN. BİR ARKADAŞIN DEĞERİNİ ANLAMAK İÇİN YALNIZ KALMAYI BEKLEMEYİN. ÇALIŞMAYA BAŞLAMAK İÇİN EN İYİ İŞİ BEKLEMEYİN ÖĞÜTLERİ HATIRLAMAK İÇİN DÜŞMEYİ BEKLEMEYİN.
DUA'YA İNANMAK İÇİN ACILARI BEKLEMEYİN YARDIM EDEBİLMEK İÇİN ZAMANINIZIN OLMASINI BEKLEMEYİN
ÖZÜR DİLEMEK İÇİN DİĞERİNİN ACI ÇEKMESİNİ BEKLEMEYİN. NE DE BARIŞMAK İÇİN AYRILIĞI... ÇÜNKÜ NE KADAR ZAMANINIZ VAR BİLMİYORSUNUZ.....
ikizdereli66/31.03.200
BİR BİLENE SORMALI
Her şeyi sen bilecek değilsin ya muhakkak ki bir bilene sormalı. Daha önceki yazılarımızda belirtmiştik, herkesçe de ma’lüm olduğu üzere dünyada ki bütün insanlar bir arada toplu şekilde ve birbirlerine bile istisna muhtaç olarak yaşarlar. Değimlidir ki; Kimisi kasap kimisi manav, kimisi doktor kimi avukat, kimisi mühendis kimisi mimar, kimisi kalfa kimisi usta, kimisi hoca kimi öğrenci, kimisi yolcu kimisi hancı, kimi kaptan, kimi pilot, kimi makinist, kimi de şoför. Bana söyler misiniz bu ve bunlar gibi daha nice binlercesini sayamadığım ve saymaya kalkışsam değil bu yazı böyle binlerce yazı sazsam bitiremeyeceğim değişik iş ve meslek kollarından hangileri birbirlerine muhtaç değil? Açsın fırına gitme bakalım. Başın ağrıyor dışın ağrıyor doktora gitme bakalım. Cahilsin ABC bilmezsin elifi görsen mertek zannedersin hocaya gitme bakalım. Ev yapacaksın ustaya gitme bakalım. Mümkün mü yok hayır değil. Bugün kendilerini rahmetle yad ettiğimiz atalarımız, burada yine söylemeden geçmeyelim mevlâm sizlere gani gani rahmet eylesin. Bugün bile içerisi büyük anlamlarla dolu yolumuzu aydınlatan, ufkumuzu açan ve bize ışık tutan, yol gösteren ne büyük sözler söylemişler. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” hayır öyle değil diyebilir misiniz?
O halde mademki birbirimize muhtacız demek ki birbirimizden öğrenecek çok şeylerimiz vardır, olmalıdır da. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır. Muhakkak birbirimizle istişare edeceğiz, ayıplarımızı kusurlarımızı araştırmadan eksiklerimizi tamamlayacağız. Sora sora Bağdat bulunur. Yeter ki bir bilene sor. Ehlini bul ve işi veya konuyu işi bilenden öğren. Öğrenme metotları, kaynak arama konusu başlı başına uzun bir mevzu olduğu için şu an o konuya girmeyeceğim. Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder misali tam hoca ve tam doktoru bulacağız. Suyu derenin dibinden değil, üşenmeden, yorgunluk belirtisi göstermeden kaynağa, gözeye yanı suyun çıktığı yere ulaşacağız. Beşikten mezara kadar ilim öğrenmek erkek ve kadın herkese farzdır. Aman sende! Okuyup ta ne olacaksın , biz çok fakülte mezunları gördük deme. Cahil kalıp trilyoner olmaktansa, diplomalı simit satıcılığını yeğlerim. Simitçiyi küçümsediğimden değil örnek teşkil etmesi için söyledim. Müspet ilimler öğreneceğiz, doğru yerden ve doğru kaynaktan öğreneceğiz..
Bugünlük burada yazımı kesiyorum, sonra devam edeceğim.
ikizdereli66/01.04.2006
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
Kasım2007'den bugüne kadar 17702 ziyaretçi
|
|
|
|
| | |