Own free website with 1 GB free space?
   
  ASLINI İNKAR ETMEYENLER
  ELEŞTİRİ
 
    BİZİM HEYKELLER
Bizim insanımız, tarihi boyunca sanatı sevmiş ve sanatçıyı korumuştur. Osmanlı döneminde, sarayda, bilim adamlarından sonra en saygın yeri olan şairler ve sanatkar- lardır. O zamanlar, daha çok hat sanatı, süsleme ve mimarı çok yaygındı. Hemen her köşe başında bir sanat atölyesi ve içinde yüzlerce çalışanı, öğrencisi çırağı vardı. Bugün yurdumuzda onlarca güzel sanatları öğreten üni- versiteler ve bir o kadarda eskiden, çekirdekten yetişme usta- lar vardır.Belediye, resmi ve özel kurumların bahçelerinde bu heykellerden görmek mümkündür. Hemen hepsinin bir yapılış şekli, amacı, anlatmak istediği bir misyon üstlenmiştir. Bizdeki heykel ustaları yanı heykeltraşlar her ne hikmetse, ideolojilerini kendi hayat anlayışlarını o heykele aksettirmeden o eseri yapamazlar. Kadına özgürlük adına yapılan heykele ba- bakıyorsunuz: Saç baş darmadağın, göğüsler yarı açık dışarıda… Bir başka heykelde de erkek ile kadının birlikte temsil edildiği eserde tamamen erotik bir sahne. Kendilerine yapılan eleştiri- lere ise: “Siz sanattan, sanatçıdan, güzel sanatlardan ne anlarsınız! diye adeta bizi yerden yere vurarak kendilerini savunurlar. En iyi ezberledikleri sözde şudur:”Atatürk;’Sanatkar olmayan bir milletin, hayat damarlarından biri kopmuş demektir.’demiştir.” İyide, Atatürk, Türk kadınını yarı çıplak, erkek ile birlikte temsil ederken de erotik Sahnelerle anlat demiştir ki? Cinsel uzuvları dışarıda erkek tasvirini de görmedik mi. Şayet, güzel sanatlar dediğiniz buysa, acaba kötüsü nasıl olur diye merak ediyorum, lütfen anlatır mısınız heykeltıraş bey? EZELDENBEKAR/İkizdere/17.02.2008

             

                       ŞARKILARIMIZ VE  TÜRKÜLERİMİZ

            Sadece  ben  değil,aynı mekanda veya toplumda  birlikte otururken dinlediğim  şarkı ve  türkülere nedense pek  alışamadım. Eminim ki  diğer   arkadaşlarda  benimle aynı  fikirdedir.

           Müzik,  güzel  sanatların  dallarından  biridir. Resim, heykel,mimari,  opera,tiyatro  vb. Bunların  içinde  en  çok  ilgilendiğimiz, gelecek  bir  zamana  taşıyabileceğimiz,  başka  bir  ortamda o parçayı  canlandırma veya seslendirme  imkanı  olan  müzik,  ne  yazık ki  bazen  acemilerin   eline  düşünce  güzel  sanatlardan  çıkıp  kötü  sanatlar  kategorisine  giriyor.

          Hemen  her  gün  bir  sanatçı(!)  çıkıyor  ortaya. Tabii bunlardan  bazıları  gerekli  eğitimi  almış,  neyi  nasıl telaffüz  edeceğini,  hangi  mısranın  nereye  uygun  düşeceğini az  çok  bilir. Bugün  müzik,  yetenekli,tecrübeli  insanlardan  geçmiş  görünüşe,  şekle-şemale  bakılır  oldu. Görüntü  güzelse  gerisi  teferruattır. Özellikle,  özel  kanallarda  denetimden  geçmeyen parçaları  dinlediğim  zaman,  müzikten  başka,  sadece  bir  bağırma,  gürültü,  ses  denemesi  olarak geliyor  bana. İyi  bir  sanatçı  için  nota  bilgisi,  olmazsa olmazlardan  değildir. Nota  bilmediği  halde, çok iyi  parçalar  seslendiren  sanatçılarımızda vardır. Kimsenin  hakkını  yemeyelim. Bugünlerde  artık,  her  müzik  parçasına  ille de  bir  klıp  çekiliyor  ve  o  parça o klıp eşliğinde  söyleniyor. Klıp,  bir  müzik  parçasındaki  hataları  örterek, o  parçayı biraz daha  vurgulu,  etkili ve  gönüllere  işlemek  içindir. İyi  oyuncularla  hazırlanmış  klıpler,  en  berbat  şarkıları  bile  “çok  güzel”  yapabiliyor. İnsanın  en  çok  duyarlı  olanda  gözüdür.  Sesten çok  görüntü  insanı  etkiler. Işığın  hızının,  sesten  yüksek  olduğunu  bilirsiniz. Ses, kulağa  gelip te  beğenilme  aşamasından  geçene  kadar  görüntü bir  kaç defa  gelir-gider.  Eski, bitmiş,  modeli  tükenmiş  bir  motora, siz  güzel  bir  kaporta, harika  bir  cila  attırarak yeni  bir  araba  gibi  satmaya  kalkıyorsunuz… İşte,  berbat  bir  müzik  parçasını, güzel bir  klıple  süsleyerek,  harika  bir  parça  diyerek  kitle  iletişim  araçlarından  seyirci  veya  izleyicilere  dinletiyorsunuz. Bunun  yanında,  stüdyolara  girerek    Kompakt Disk  dedikleri  CD’lere kayıt  yaptırıyorsunuz. Bugün,  normal  bir   Cd  en az    8YTL  eder veya  etmez,  bana  göre etmez  fakat  başkalarının   tercihlerini de  göz ardı  etmemek  gerekir  diye   düşünüyorum.

           Beni  asıl  ilgilendiren de,  şarkılardaki  birinci beyit  ile  diğer  beyitler  arasındaki  anlam  uyuşmazlığı. Sanatçı,  şarkı veya   türküsünü  söylüyor. Birinci  beyitle ikinci  beyit  arasında, satır  sonundaki  ses  benzerliği  yanı uyak veya  ayak. 

Örnek: Fincanı  taştan oyarlar  balam oyarlar/ Sen  bize  gelme  duyarlar/…. Kızın  erkeğin   evine gitmesi  veya  erkeğin  kız  evine gitmesi  tehlikelidir;  aileler  duyar,  onları  birbirinden  ayırır..  İyi de  fincanın  taştan  oyulması,  imal  edilmesi ile  kızın erkek veya  erkeğin  kız  evine gitmesini  istememesi  arasındaki  bağlantı  ve mantık nerde  acaba?  İsterseniz,  başka  örneklerde  verebiliriz:

      İndim  dereden aldım,
      Deredeki  taşları.
       Geçti sevdalığımız,

 Al  cebimden  saçları (Kızın  erkeğe verdiği  kendi  saçı).

 Birinci  beyitteki  dere   taşı  ile,  biten  sevdalıktan  sonra  kız  saçı  arasında  nasıl  bir  bağlantı veya  mantık  olabilir. İnsanın  tepesi atmıyor  değil. Saçlarını da  derenin  taşlarını da  dereye  at  ve  def  ol  git. Halk  ozanları,  gerçekten  de çekirdekten  yetişme  sanatçılar,  beyitler  arasında  mutlaka  anlam  bütünlüğü ve  mantığa  çok  dikkat  ederler. Örnek:

“Mehtaplı  gecelerde hep seni  andım,

 Belki  gelirsin  diye boş  yere  yandım.”  Anlam  bütünlüğü veya  ilişki  var mı yok mu? Onu da  siz  bulun, söyleyin.

ASİNKET/18.09.2007
  
 
ŞİMDİKİ  ROMANLAR

                   Roman,  yaşanabilir  bir  hayatın  belirli  bir  parçasının  anlatımıdır. Tabii  konu  hayat  olunca,  bunun  içinde  ister  istemez, hayalimizdeki  hayatın  özlemi  veya  geçmişteki  yaşantının  acı  veya  tatlı  hatıraları  olacaktır.

                  Bendeniz, şimdiye kadar  okuduğum  romanlar  içinde,  elbette ki  güzel,  akıcı,  anlaşılır,  insanı o  gecede,  o romanı  bitirmeye  sürükleyecek  heyecanlı  ve  sürükleyici  olanları  vardır  mutlaka  fakat  bir  o  kadarda eleştiriye  açık  olanlarda  mevcuttu. Yalnız  bir  şey  her  zaman  dikkatimi  çekmiştir: Yazar,  seçtiği  kahramanlar,  şartlar  ve  zamanı,  kendi ideolojisine  göre  devam  ettirmiş  ve  sonucunu da  haklı  olarak  kendi  isteğine  göre  bitirmiştir.

Örnek  vermek  gerekirse: Bundan  tam  30  yıl  önce  Erhan  Bener’in  bir  romanını  okumuştum. Kitap,  baştan  sona  kadar  sol  ideolojinin  hayat  tarzı  ve  felsefesi  ile   doluydu.  İnsanlar,  değişik  ideoloji  ve  fraksiyonlara  inanabilir. Sağ  görüşü  destekleyen  olabileceği  gibi  sol  görüşü de  destekleyen  veya benimseyende  olacaktır. Bizim,  standart  insan  yetiştirme   gibi  bir dayatmamız  yoktur,  olamazda. Bizim  eleştirimiz  o  romanın içeriği  ile  ilgilidir. Adam,  kitapta  nerdeyse  “Maymun  Teorisi”inin  tezini  yazmış. İşte  efendim, Flemengli  bilgin  Epigene  Dubois’in  “Pitegantrepus Elektrus”  yanı,  “Ayakta  Duran Maymun”  anlata  anlata  bitirememiş  romanı…Aşkın,  sadece  demode veya  gününü  gün etmekten  başka bir  işe  yaramadığı,  meyhane  yada diskolardan  ibaret  olduğu  vurgulanmıştır.

              Toplumun  sadece  ağa  veya  ağa düzeninden  ibaret  olduğu, ağalar  izin vermedikçe  özgür   olamayacağını  anlatanlarda  vardır  şimdiki  romanlarda. Fakirlik,  sefalet  ve  esaretten  başka  bir  hayatın  olmadığı en  ince  detaylarına  kadar  anlatılır. Ve  roman,  hep  birden  başkaldırı  veya  isyanla  kurtuluşa    erişin  mümkün  olabileceği  söylenir.

            Bazı  yazarlarda  dini  duygularıyla  şekillendirir  romanını. Nasıl  istiyorsa,  nasıl  uygun veya  doğru  olduğuna  inanıyorsa,  kahramanlar  o şekilde konuşur,  davranır. Romanların  hemen  hepsinde,  yazarın  kabul  ettiği,  düşlediği  iki  tip  insan  vardır: Biri  yazarın  benimsediği  şekilde  davranır  veya  konuşur;  diğeri de  yazarın  kabul  etmediği ,   yerden  yere  vurduğu  insan  veya  insanlar. Yanı    siyahla  beyazın  tipik  bir  kavgası…

Halbuki  hayat  hep  böyle iki  kutuplu  değildir. Yer  yüzünde  ne  kadar  insan  varsa o  kadarda  davranış,  düşünce  veya  karakter,  fikir  vardır  dersek  haklıyız  diye  düşünürüm  ben.

        Biz,  bir  okuyucu  olarak  her kitabi  okumalıyız. Hep  doğru  bildiklerimizi  okursak  yanlışı  nerden  fark edeceğiz. Yada  hep  yanlışı  okursak  doğru  hangisidir?

         Hayata,  hep  at  gözlüğü ile  bakmamanız  dileğiyle.

HEPBEKAR/06.05.2007
TÜRK  SİNEMASI

                          Sinema,  geçmişin  izlerini  taşıyan  ve  gelecek  kuşaklara  bir  ders  veya  dersler  çıkarmak  için  yazılmış,  görsel  ve  işitsel   yollarla izleyiciye  ulaşan  bir  araçtır.Kültürel  ve  ekonomik  boyutunun yanında  sosyal ve  ideolojik  kavramları da  içeren    bir  sanattır.  Güzel  sanatların  en  önemli   dallarında  biridir.

                         Türk  sinemasının,  Türkiye’ye  gelişinden  bugüne kadar  fazla  bir  yol  kat ettiğini  veya  ilerlediğini  söylemek  çok  zor. Bundan  30  yıl  önce  işlenen  tema  ile  bugünkü  arasında  bir  arpa   boyu  kadar  mesafe  alınmıştır. Sinemamız,  uzun  bir  dönem  erotik  ve  seks filmleri  furyasına  girmişti. Hatta,  geçen  yıllarda  böyle  bir  filmden  ödül  verdiler  bize. Bir  dönem,  edebiyat  eserlerinin  sinemaya  uyarlanması  vardı  fakat  bu  kısa  sürdü.  Genelde  Türk  filmlerinde  hep  aynı  tema işlenir: Kız  ağa  kızı,  erkekte  o  ağanın  yanında  çalışan  bir  maraba,  yanaşma, kâhya  veya  bunlardan  birinin  oğludur. Ağa,  insanlara  tepeden  bakan  biri  olarak  ün  yaptığı  için, bu  filmde  de  aynı  fikir  kabul  edilir. Yanında ki  hizmetçiye  kızını  vermez  veya  yanında çalışan  hizmetçinin  kızını,  oğlu  sever  fakat  ağa  buna da  razı  olmaz gibi…Türk  filmlerinin  çoğu,  başından  filmin  nasıl  devam  edeceğini ve  nasıl  biteceğini  anlamanız  mümkündür.  Çünkü:Filmlerin  hemen  hepsinde ki  işlenen  tema  aynıdır. Hatta  aynı  senaryoyu  birkaç  oyuncuyla oynatarak  birden  çok  film  bile  yapıldığını  görmüşsünüzdür. Bu  tür  filmlerde  sadece  aktörler  ve  aktiristler  değişir,  bazen de  filmin  adı. Mafyayı  çağrıştıran,  uyuşturucu  patronlarını  ve  onların  adamlarını  yakalama  operasyonlarında,  yüzlerce  adam  öldürülür,  çeşitli  cinayetler  işlenir  ve  polis  sonradan  gelir. Yanı,  ölen  ölür;  kalan  sağlar  bizimdir  hesabı.

             Her  yıl  Antalya’da, Türk  sinemasının  dev  yönetmenleri,film  şirketleri,  senaristler,  kadın  ve  erkek  oyuncular,  “Aktın  Portakal”  adıyla  bir  yarışma  düzenlenir. Bu  yarışma  kıyasıya  mücadele ile devam  eder ve  herkes  ödülünü,  en  layık  olduğu  şekilde  alır veya  alırlar. Ben, bu  yarışmalarda  birincilik  ödülü  almış  bir  çok  film  izleme imkanı  buldum. İzledim  fakat  hiç  beğenmedim. Beğenmedim  ve  eğer  bu  film  birinci  seçildiyse,  acaba dereceye  giremeyen  diğer  filmler  nasıldı  diye  hep düşünmüş ve merak  etmişimdir.

                 Filmleri   izleyen  insanlara  daha  önemlisi  hatta  en  önemlisi  çocuklara  yanlış  mesajlar, kötü  davranışlar  kazandırılıyor. Hemen  her  sette  içilen  sigara,  alkol  ve  uyuşturucu  maddeler  ve  konuşulan  müstehcen ve  argo  cümleler,  onların  genç  beyinlerinde,  mavi  dünyalarında  tamiri  imkansız  yaralar  açılmaktadır. Gülmek  olsun,  milleti  güldürelim ki  bu  film  beğenilsin  düşüncesiyle  akla hayale  gelmedik  oyunlar  oynanıyor. Hatta  bir  zamanlar  bir  film  oynanıyor ve  filmin  başında  bir  soru  soruluyor   ve  o  sorunun  cevabi,  izleyeceğiniz  bu  filmin  içindedir  diyerek  adeta  insanlara  o  filmi  izlemeyi  mecbur  ediyorlar,  teşvik  ediyorlar. Vereceği  zararın  kimse  hesabını  yapmıyor. Böyle  gelmiş,  böyle  gider  hesabi,  anlayacağınız…

                Zaten  şu  dönemlerde  ailece  baş başa  verip de,  hanı  tabiri  caizse  ağız  tadıyla  bir  film  izlemek  nedense  imkansız  durumda…İnsanlığa,  barışa,  dostluğa,  sevgiye,  kardeşliğe  davet  eden  bir  film  izlemek  imkansız  oldu. Ben,  şahsen  ümidimi  yitirmedim; inşallah  o  günleri de  görürüz  diyorum.

BEKARAYDIN/05.03.2007
BU  MÜZİK  BENİM  DEĞİL

          Güzel  sanatların  bir  dalı  olan müzik  evrenseldir. Şarkıyı  veya  türküyü  söyleyen  kişinin  anadili farklı  olsa bile,  beden  dilinden,  jest  ve  mimiklerinden,  onun  neler  icra ve ifade  ettiğini  az  çok  anlarsınız yada  anlarız.

        Biz  şimdi kalkıp ta  size İngilizce,  Almanca  bir şarkı  veya  türkü  yazıp  bu  şarkının  sözlerini  analiz  edecek  değiliz  tabii ki. Biz,  Türk  müziği  hakkında  bir  şeyler  anlatacağız;  bize  göre  iyiye  iyi,  kötüye de  kötü  diyeceğiz.Daha  açık  bir  ifadeyle  eleştireceğiz.

        Son  beş  yılda  artan  radyo  ve  TV  kanalları,  özellikle  bölgesel  kanallar,  yeni  sanatçılar,  amatörler  vb.  Tabii  bu  kanalları  fazla  da  eleştirmeyeceğiz. Adamların  niyeti  belli…Saatlerce yayına akışına  program  yetiştirmek  kolay  değil.  Onun  için  bol  bol  reklam,  paparazzi, yeni  şarkıcı  ve  türkücülerimizin  yeni  çıkışları. Sanatı,  toplum  için  yapanları  fazla  eleştirmem. Sanat  adıyla,  para  pul,  şöhret,  macera,  sonradan  görme  kompleksi  yapanlar  vardır;  bizimde  sözümüz  ve  eleştirimiz  onlaradır. Zirvede  kalan sanatçılar,  boşuna  zirvede  oturmazlar. Onlar,  halkın  ne    istediğini  bilir,  ona  göre  bestesini  yapar,  kaset  veya  cd  hazırlar. Yine  onlar  bilirler ki,  toplumun  değişik  yörelerine yine  değişik  bir atmosfer gerektiğini  bilirler. Daha  anlaşılır  bir  ifade  kullanacak  olursak: Nabza  göre  şerbet  vermesini  çok  iyi  bilirler. Bir   parçanın,  yurdun  her  kesimi  tarafından,  entellektuel,  muhafazakar,  varoşlar,  kentte  yaşayanlar  veya  yüksek  zümreden  kişilerce  sevilmesi,  benimsenmesi  biraz  zordur,  hatta  çok  zordur.İşte  o  zorluğu  aşanlar  ve  her  şarkısı  liste başı  olanlar  ülkemizde  mevcuttur. Bu  kişilerin adlarını  burada  açıklamak,  konumuzun amacı  değildir;  buna  gerekte  yoktur. Zaten  onlar  kendilerini  biliyor  ve  sizlerde  biliyorsunuz.

        Şunu  bir  kere  kabul  edebilir  miyiz?:Her   bölgenin  kendine  has  bir  müzik  kültürü,  anlayışı,  motifleri,  folkloru  vardır. Öyle  mi? Peki,  yıllarca  karadenizin  kökleşmiş  oyun  şekline,   sözlerine  kim  bir  ekleme,  değiştirme,  yenileştirme  adı  altında,  şarkıcının  adından  başka  hiç  bir  yeri  Karadeniz  türkülerine  uymayan bu   besteleri  yapma  hakkını  verdi? Bu  müzik  benim  tercihimdir;  istediğim  gibi  bestemi  yaparım. Bir tanede  dansöz  bulursun  veya  bir  kaç  tane  kılıp  çekersin. Sonrada  albüm  yaparsın. Her gün    seni  bu  yerel  kanallarda  bu  millet  izler. Sen  öylemi  sanıyorsun?  Ne  şarkıcılar  geldi,  gitti  bu  piyasadan…Bakın,  zirvede  kalanlara!... Karadeniz  bölgesinde,  hiç  bir  türküde veya  bu  türküye  eşlik  eden  oyunlarda  horon  dan  başka  bir  figür  bulamazsın. Kadını, kızı,  erkeği  hep  aynı  türde hareket  ederler.Kılıpleriniz de  bayağı  revaçta..Suyun  içinde,  havada,  karada,  denizde  yada  denizin  dibinde. Kılıp te  oynayan  kızlarda  Karadenizli  değil.Bu  işi  para  için  yapan  sosyete  ve  magazin  çevreleri  dolu. Daha  fazla  karıştırmayayım  barı. Yalnız,  şunu  bilin ki: İçinden  geldiğin  veya  içinde  doğduğun  toplumu,  sunni  şeylerle  değiştirmek,  modernleşiyoruz  diyerek  müziğimizi  perişan  etmeyin. Zaten  bu  müzik  benim  değil. Başka  biri  çıkıp ta,  bu  müzik  bizim  değil…  Demeden,siz  biraz  daha  düşünün. Bin  yıllık  sanat  ve  kültürümüzü,  “üç  beş  kuruş  para  kazanacağım”  yada  değişik  bir  şey  yapmalıyım”  diyerek  yok  etmeyin.

BEKARAYDIN/03.01.2007
 
 
 
 
  Kasım2007'den bugüne kadar 17702 ziyaretçi