Own free website with 1 GB free space?
   
  ASLINI İNKAR ETMEYENLER
  GEZİ YAZISI
 
       EGE SAHİLLERİ
Bundan on iki yıl önce, hep İstanbul’a gidiyorum, birde Ege’ye gideyim dedim. Özellikle tarihi önemi çok olan İzmir’i görmek istedim. Bu zamanda tatil maddiyata dayanıyor. Hele bizim gibi memur olanlar için, tatil biraz da hayal gibi. Neyse, bir haftalık tatilin masrafını göze aldım. Rize’ye gittim ve saygın seyahat acentelerinden birine gittim,İzmir’e gitmek istiyorum, acaba biletiniz var mı? dedim. Oradaki görevli memur: --Abi, direkt İzmir’e yerimiz kalmadı fakat isterseniz, önce Balıkesir’e oradan da İzmir’e gidersiniz, dedi. Bende kabul ettim. Ne de olsa bir tatildi; bir bahaneyle Balıkesir’i de gör- müş olurum dedim.Biletimi aldım ve otobüse bindim. Yaz mevsimi olduğu için, bunaltıcı bir sıcak vardı. Şayet, burası bu kadar sıcak ise kim bilir İzmir ne kadar yakıcıdır diye dü- şündüm. Yemek molası verdiğimiz yerlerde, genelde yolcuların çoğu aperatif bir şeyler yiyordu. Yanımdaki koltukta oturan diğer yolcu da Balıkesir’e gidiyordu.İlk defa gittiği için, ondan bilgi alamadım. Yollardan geçerken, tarla ve bahçelerde çalışan insanları seyrediyordum. Allah;kuvvet versin onlara. Ter, yüzün- den su gibi akarken, bir yandan da sırtındaki yükü taşıyordu. Yolu yarılamışken, bende habire muavin arkadaşa: Daha ne kadar yolumuz kaldı? Balıkesir’e gelmedik mi? diye sorup duruyordum. Muavin arkadaş ta sağ olsun, her sorduğumda:” Abi sen rahat ol. Biz sana, yerine gelince haber veririz.” diyordu. İşte, ilk defa göreceğimiz Balıkesir’e gelmiştik. Muavin, he- men yanıma gelerek: “Abi, işte o merak ettiğiniz şehir burası…”de- di. Her yer ana-baba günü, kalabalık, tabiri caizse iğne atsan yere düşmez gibiydi. Terminal görevlilerinin,”İstanbul’a İstanbul’a…İiisss Samsun’a, Ankara’ya….” bağırmaları, kulağımızı adeta çınlatıyordu. Hemen, en yakın bir lokantaya giderek, yemeğimi yedim. Yemekten Sonra, İzmir’e nasıl gideceğimi sordum onlara. Tarif ettiler. Kooperatifin otobüsüyle ve uygun bir fiyatla İzmir’e gidecektim. Yine biletimi aldım ve yerime oturdum. Balıkesir’in, siyaset sahnelerinde boy gösteren, bir dö- neme damgasını vuran Susurluk’tan geçtik. Oradaki bir lokantanın tabela- sında ki yazı hep aklımda durur. Hanı, kamyonla taksi çarpışmıştı ya? İşte o lokantanın yanından geçtik: “Meşhur Susurluk Ayranı” Neyse, Manisa’dan geçerken, etrafıma bakıyordum hep. Acaba, burada da orman var mı diye. Ma- lesef, boyu bir metreyi geçmeyen makilerden başka bir şey görmedim. Yol kenarlarında, mini bir ahşap masa ve üzerinde üç beş kavanoz bal… Belli ki, çiftçi ve ziraatçı vatandaşlar kendi ürünlerini satmanın peşindeydiler. Tabii on- lar da haklı. Yunan’ın denize döküldüğü, Kurtuluş Savaşı’nin son perdesinin oynan- dığı İzmir’e geldik. Kaptanımız, kısa bir anons yaptı:” Sayın Yolcular! İzmir’e geldik; son durak burası. Eşyalarınız varsa, muavinimizden isteyiniz. Hepinize iyi günler.”dedi.Bizde iyi günler dileyerek otobüsten indik. Aman yarabbi! O ne sıcak. Sanki fırının kapağı açılmıştı ve yemeğin buharı yüzümüze vuruyordu. Aşırı sıcağa ben dayanamazdım. Başım, felaket ağrıyordu. İzmir’e, şöyle bir bak- tım: Uzakta dağlar, şehir o dağların çevirdiği çemberin iççinde bulunuyordu. Etra- fımızdaki iş makinelerinin gürültüsü bu sıcağa karışınca, daha başka oluyordu bu şehir. O gün akşama kadar bir kahve köşesinde bekledim. Amacım, akşamın serinliğin- de birazcık Gezebilmekti. Fakat ne mümkün, sıcak sanki beni yakıp kavuracaktı. Ba- şımın ağrısı da giderek artıyordu. Akşam yemeğini yedim. Otele gidip yattım. Çıplak ayaklarımla betona bir basayım da serinleyelim diye düşündüm o da olmadı. Döşeme beton ama sanki altında fırın vardı. Yandı ayaklarım. O gece, sabahı zor ettim. Sabah kalktığımda başımın ağrısı gitmişti ama sıcaklık sanki beşer derece daha artmıştı. Ote- lin kapısında bekleyen bir simitçiden iki tane simit alıp kahveye gittim. Çatımla simit- leri yerken, neden bu kadar sıcak? Şu güzelim İzmir’i doyasıya gezemedim diye içim- den üzüntülerin en alasını hissettim. Kararımı vermiştim artık, o gün geri dönecektim. Gelmişken birde Bursa’yı görelim dedim. Yine otobüse bindik ve Bursa’ya geldik. Ol- dukça geniş bir kahveye oturdum.Bir yandan çayımı yudumlarken diğer yandan akşam üstü evine dönen işçi ve memur kalabalığına bakıyordum. Akşam yemeğini bir pastanede yedikten sonra otelime gittim. Aksilikler sanki peşimi bırakmıyordu. Bu defa da odamın kapısı açılmıyordu. Anahtarı bozulmuştu. Görevliyi çağırdım geldi, kapıyı açtı. O gece de- rin bir uyku çektim. Sabah, yine o kapı başıma bela oldu. Pencereyi açtım. Pencereden atlayarak balkona oradan da diğer kapısı açık odaya ve merdivenlerden aşağı, sınırlı bir şe- kilde indim. Oteldeki görevliden kimliğimi istedim. Görevli: _Abi kalmayacak mısınız daha? diye sordu. Bende: _Kardeşim, ben her zaman kapınızla mı uğraşayım yoksa şehrinizin sıcağıyla mı? deyince görevli de: _Haklısınız abi, diyerek kimliğimi verdi ve otobüs terminalinde soluğu aldım. Terminale gittiğimde, direkt Rize’ye gidiş yoktu. Bizde mecburen Samsun’a bilet aldık. Sabah Saat 9:00 da Samsun’a vardık. Kahvaltımı yaptıktan sonra Rize’ye biletimi aldım. Birkaç arkadaşla, terminalin önünde otobüsün kalkış satını bekledik. 25 kişiydik. Otobüs geldi fakat bizim firmanın otobüsü değildi. Oradaki görevli arkadaş: _Arkadaşlar, otobüsünüz geldi.Lütfen eşyalarınızı muavin arkadaşa verin, bagaja yerleştirsin, dedi. _Bu bizim otobüs değil ki dedik. Görevli: _Endişe etmenize gerek yok.Biz kiraladık; sizi, Rize’ye kadar götürecek,dedi. Bizde yerlerimize oturduk ve yolculuk başladı. Otobüsümüz, gittikçe acayip sesler çıkarmaya başladı. Eşya Ve yük dolu kamyonlar bizi gelip geçiyordu. Bazen de motor stop ediyor, yokuşun yarısında durup, tekrar çalıştırıyor ve yola devam ediyorduk. Otobüsteki yolcular, sanki savaşa gider gibi, Allah Allah…! diye bağırıyordu. O yolculuk esnasında, belki de, Kur’an’ı hatm etmiştik. Verilmiş sadakamızın olduğunu düşünerek, zar zor Trabzon’a geldik. Kaptanın, Trabzon’- dan öteye yanı, bizi Rize’ye götürmeye niyeti yoktu. Birazda orda tartıştık. Ben, otobüsteki yolculara şöyle seslendim: _Arkadaşlar! Biz buraya kadar ne korkularla geldik, bunu hepimiz yaşadık. Hiç olmazsa, bur- dan o yana sağ-salım gidelim,dedim. Onlarda kabul ettiler ve bizi, küçük bir otobüse koyarak Rize’ye gönderdiler. İşte size bir haftalık tatil. EZELDENBEKAR/İkizdere/18.02.2008

                      

                            BÜYÜK YAYLA

              İkizdere’ye  bağlı, yüksek  rakımlı,alan  ve  nüfusu

Bakımından en büyük  yaylalardan  biridir  Büyük Yayla.  En  önemli  özelliklerinden  biri  ise:  İlçeye  bağlı  olan  4  tane  köyün  ortak  yaylası  olmasıdır.İkizdere’ye  bağlı köylerden  Gürdere, Ilıca Köyü, Cevizlik  ve  Çağırankaya’dır. Bu  köyler  aslında birbirinden  uzaktır  fakat  yaylada, nerdeyse  çatılarından  akan  yağmur  damlaları  bir yere  damlayacak  gibi  yakındırlar  birbirlerine.

            Bu  yaylayı altı  kardeş,  kavga ile  almışlar  derler. Nasıl olmuş,  kimlerle  bu  kavga yapılmış,  daha  önce bu  yaylayı  kim  keşfetmiş  tam  ve  açıklayıcı  bir belge  ve bilgi  yok. Sadece,  ağızdan  ağza  dolaşan  bir  efsane gibi  bugüne  kadar  devam  etmiş. Resim  Galerimizdeki  yayla  resimlerinden de göreceksiniz,  oldukça  düz,  gezip  tozmaya, hayvanları  otlatmaya  elverişli  bir yer  şekline  sahiptir.  Ayrıca  soğuk  ve  tatlı  sularını  anlatmakla  bitiremezsiniz.  Bu  yaylaya  öyle  herkes, istediği  gibi hayvanlarını  otlatmaya getiremez. Genellikle  Haziran  ayında, bu  dört  köyün  muhtarı  İkizdere’de  toplanır  ve  çıkış  için  bu muhtarlar  söz birliği  ederek  ortak  bir  karar  alırlar. Buna  “Nerz”  derler.  “Nerz  bozuldu”  denir ve  herkes  hayvanlarını  yaylaya  götürebilir. Yayladan  dönüş  için  ayrıca bir  karar  alınmaz.  Hatta iki veya  üç defa  kar yağana  kadar   yaylada  duranlar  olur. Orda  bakkal,  otel,  fırın,  kahvehane, sağlık ocağı, cami

bulunur. Hava  güneşli  olduğu  zaman  gezmeye, görmeye  doyamayacağınız  bir  yer.

              Bu  yayla dan başka  birde  adına  “Kürtler Yaylası”  denen  bir  yayla daha vardır. Bu yayla  büyük yaylanın  hemen  karşısında  sayılır. Bu adı  nerden  aldığını veya  ne  anlama geldiğini  kesin  olarak bilen  yok. Büyük  Yayla’nın  bir  devamı  mıdır, yoksa  apayrı  bir  yayla mıdır? Kesin  olarak  bir şey  söylemek  zor fakat Büyük Yayla ile  aralarında,  sadece 2 veya  3 km bir  uzaklık var  en  fazla, öyleyse  ayrı bir yayla  demek  doğru  değildir. Büyük  Yayla’nın  bir  devamıdır  yada  başka bir  değişle: Büyük  Yayla’nın  ayrı  bir  mahallesi  diyebiliriz. Sanırım bu  daha  doğru  olur. Bu  konuda, belki  bana  katılmayanlar,  hatta  karşı çıkanlarda  olur  ama biz  herkese  açığız, gelsin  fikirlerini açıkça  söylesinler.

       Bu yaylalara  gitmek gerçekten  çok kolay. En az  dört  gidiş veya  dönüş yolu vardır. İkizdere!ye ve  belediyesine  bağlı  köylerden  biride  Çağırankaya’dır. Bu  yaylalara  gidiş  yollarından  biride bu köyün   içinden  geçer. Köyün  hemen  içinden, evlerin  arasından  süzülerek giden  bu arabalar  15 km kadar  uzakta  bulunan ve  Çağırankaya  Köyü’nün  kendi  öz  yaylası  olan  “Küçük yayla” vardır. Adı  galiba önceleri çok az  ev bulunmasından  dolayı  bu adı  almıştır. Oysa şimdi  hiç de öyle  değildir. Her yazım saatte  bir  arabalarınızı  durdurup,  yolların  kenarından  akip giden  buz  gibi soğuk  sular, güneşli  bir  havada  ise  manzara  cennetine  gözleriniz  dalıp  gider.

           Yaylaya  çıkış  günleri  hep  sevinç ve neşe  kaynağı  olur. Kimi aileler,  yaylada  kullanacağı  zaruri  eşyalarını araba  ile bazıları  at, veya  katırla,  ama  genelde  araba  ile  götürürler. Yolda  soğuk  suyun  yanında  yemek  molası verilir.  Yemekler  yenir  ve  kemençenin sesi çıkamaya  başlar. Gelinler  kızlar,  delikanlılar, yaşlı  genç  herkes horona  girer ve atma  türküler  eşliğinde  oyunlar  oynanır. En  çok  söylenen  bir  maniyi burada  yazalım:

       Bu yıl  çıktım  yaylaya,

       Çimene bastım  karsız.

       Ander  kalsın  yaylası,

 O da  sevilmez  yarsız.         

 

Yaylaya  çıkışlar  hep  sevinçli ve  neşeli  olur fakat  yayladan  inme  zamanı da  bir  o kadar  hüzünlü  olur. Dönüş  zamanı  gelince  yerde, laleye benzer  beyaz  bir  çiçek  açar ve  ona  eskilerin  dediği  gibi: “Göç kovan”  çiçeği  derler. Bu çiçek  açtığı  zaman,  artık herkes  eşyalarını ve   hayvanlarını toplar köye  inerler. Nasıp  gelecek  yıllara  diyerek…

ASİNKET/17.09.2007 
 
 
 
TULUMPINAR(TULUMPUHAR)

                     İkizdere’ye  bağlı,  Doğu  Karadeniz’in   dağlık,  bayır  ve  engebeli  özelliklerini  taşıyan  köylerden  biride  Tulumpınar’dır. Köy,  adını  o  köyde  bulunan  soğuk  bir  pınardan  almıştır.  Eskiden  insanlar,  bugünkü  gibi  su  taşımak  için  bidon, camadan,  su  kabı  olmadığı  için  insanlar,  hayvan  derlerlinden  yaptıkları  tulumla  su  taşırlardı. Bu  köydeki  insanlarda suyu  tulumla  taşıdıklarından  dolayı  Tulumpınar  adını  almıştır. Bu  köy,  Bayburt’tan  buralara  gelmiştir. Bu  göç  dalgasının  bir  kolu da  Artvin’dedir.

                   İlçeye  yaklaşık  20 km  uzaklıktadır. Erzurum  yolu  üzerinde  bulunur. Köy halkı    tarım  ve  hayvancılıkla  geçinir.Yaz  ayları  gelince,  diğer  köylerde  olduğu  gibi  bu  köyde  yaylalara  çıkarlar.  Geçim  kaynakları  yetersiz  olduğu  için,  köyün gençleri  hep  gurbette  çalışırlar. Köyde,  şu anda  iki  tane  kapalı  okul  ve  birde  camisi  vardır. Evler,  taş,  ahşap veya kargır şeklinde  yapılmıştır. Son  dönemlerde,  köyde  betonarme evlerde   yapılmaya  başlandı.

                 Köyde  en  çok  bulunan  akrabalardan  en  başta  Keleş, Kahraman,Yıldırım  ve  Öztürk  aileleridir. Bu  köy,  hayırsever  iş  adamları ile  tanınır. Özellikle,    Kültür  ve  Turizm eski  Bakanımız  Sayın  İsmail  Kahraman  ve  Ankara’da  iş  yapan,  Sayın  Talip  Kahraman, İlçemizdeki  okullara ve  ilçemize  yaptığı  yardımları kimse  unutmaz,  unutamaz (ismini  unuttuğumuz  başka  yardımsever  varsa  kusurumuzu  bağışlamasını  rica  ederiz). Ayrıca,  Cerrahpaşa  Tıp  Fakültesi’nde, İç  Hastalıkları  uzmanı  hocamız   Profesör Dr. Sayın Recep  Öztürk  bu  köyün  yetiştirdiği  seçkin  insanlardan  biridir.  Hemşehrimiz  olarak,  kendisiyle  gurur  duyuyoruz.

HEPBEKAR/07.05.2007
ÇİFTEKÖPRÜ  (MELES)

                           İkizdere  ilçesine  en  uzak  olan  köylerden  biride  Çifteköprü’dür.Çifteköprü, Erzurum  yolu  üzerinde  bulunur.Yalnız,  15  km  gittikten  sonra, Dereköy Sağlık  Ocağı’nın  yanından  sağ  yöne  saparak yaklaşık  10  km  daha  gitmeniz   gerekir. Bu  köye  giderken  bazı  köylerden  de  geçersiniz.Yerelma Köyü’nün   dereye  bakan  eteklerinden  geçersiniz.Köy  yolu  aslında  stabilize  olmasına   rağmen,  yaklaşık  5-10  yıl  önce, Gölyayla Köyü’nün  zenginleri  tarafından  azda  olsa  bir  asfaltlama  çalışması  yapılmıştır. Hele  yaz  mevsimine  rastlarsanız,  bakmaya  ve  görmeye  doyamazsınız. Ormandaki  çeşit  çeşit ağaçların  görüntüsü  ve  çam  kokuları  sizi,  ne  olur her  zaman  gelin  dercesine  yolunuza  dallarını  eğer. Bu  köylerin  bayır  olması, size  sunduğu  yeşillikler ve  ormandaki  bu  güzelim  kokular  arasında  kaybolur  gider.

                       Arabanızla,  yaklaşık   bir  saat  gittikten  sonra genelde  düz  olan  bir  köy  çıkar  karşınıza. Bu  köyün  adı  da  Tozköy’dur. Burada   yıllar  önce  büyük  bir  yangın  olmuş  ve  yaklaşık  10  tane köyün  birleştiği  bu  yerdeki  bir  sürü  dükkan,  terzi  ve  fırınları  yakıp  kül  etmiş. Bu  nedenle  buraya  Tozköy  adı  verildi. Köyün   hemen  ortasında  bir  ağaç  kesme  ve  doğrama  atölye,  cami,  kapalı  bir  okul  ve  sağlık  ocağı  görürsünüz. Sağ  tarafınızdan  çıkan  yoldan  Tözköy’e  ve  az  ileri  gidince  tekrar  ikiye  veya   üçe  ayrılan  yollardan,  balı  dünyaca   meşhur  olmuş  Ballıköy’ (Anzer)’e,  Haya Köyü’ne,  Çiçekli’ye  gidersiniz. Köprüyü  geçmeden  sola  sarparak  devam  ederseniz  Kama Köyü çıkar  karşınıza. Buradan  yukarı  yaklaşık  3  km  daha  gidince,  önce  Meşeköy,  sonrada  sözünü  ettiğimiz  Çifteköprü  Köyü’ne vardınız  işte.

Köy,  dere  yatağı  boyunca  aşağıya  devam  eden  küçük  bir  düzlükte  kurulmuştur.  Meles  adının  nereden  geldiği  kesin  belli  değildir. Sağ  ve  sol  yanınızdaki  kara  çam  ormanı  nerdeyse  güneşe   varacak  kadar  dik  ve  yüksektir. Köy  halkı,  kışlık  yakacak  ihtiyacını  bu  ormandan  karşılar. Köyde,  öğrenci  yokluğundan  kapalı  bir  okul,  eskiden  orman muhafaza  memurlarının  konakladığı  veya  görev  yaparken  kullandığı  eski  ve  harabe  bir  bina  ve  bir  de  camii  bulunur.

Köy,  geçim  kaynaklarının  azlığı  nedeniyle  Rize,  İstanbul, Bursa  vb  illere  göç  etmişlerdir. Bu  köyde,  30  yıl  muhtarlık  yapmış,  abisi de  bir  ara  hakimlik   ve  avukatlık  yapmış  olan  Sayın  Muzaffer  Kalça’dır.  Köyde en  çok  bulunan  akrabalar Kalça,  Kandemir,Demircan, Tibet’tir.

Köyde  en  çok  hayvancılık  yapılır.Yazın  yaylaya  çıkılır. Yaylaları  ise  genelde  düzdür  ve   hayvancılığa  oldukça  elverişlidir. Kışın  bu  köyde  çok  kar   yağdığı  için  genelde  İyidere  ve  Rize’ye  gider,  bahar  gelince  tekrar  köye  gelir   ve  köyü  şenlendirirler. Bundan  başka  köyde elektrik,  yol,  su  ve  telefon  gibi    devlet  hizmetleri de  bulunur.

BEKARAYDIN/06.03.2007
BAYIRKÖY (KOLYAV)

          Bayırköy,İkizdere’ye  yakın   köylerden  biridir. İkizdere’den  çıktıktan  sonra,  sokak başından  sağ  tarafa  doğru  giden Rize-İspir- Erzurum  yolu  üzerindedir.İkizdere’ye  olan  uzaklığı  ise  yaklaşık  olarak  5-6  km dir.  Köyün  karşısında  Demirkapı  Köyü  vardır. Köy  yolu,  kışın  çok  tehlikeli  olduğu  için  minibüs,  taksi  vb.  taşıtlar  bu  köye  çıkamaz. Kuzeyde  yer  aldığı  için  kışın  güneşten  mahrum  kalır. Yollar,  geçtiğimiz  bu  son  5  yılda  betonlama  yapılmıştır.

      Bendeniz,  bu  köyde  iki  yıl  öğretmenlik  yaptım. Gelenek,  görenek  ve  folkloru  hakkında az  çok  bilgi  verebilirim. Karadeniz  ilerinde  görülen  düğün,  nişan,  yaylacılık,  diğerlerinden  fazla  bir  değişiklik  göstermez. Yayla  olarak  çoğu  Ovit  Yaylası’na çıkarlar. Başlıca  geçim  kaynakları  ise  tarım  ve  hayvancılıktır.Halkı,  öğretmen,  imam  vb.  devlet  memurlarına  yada  misafire  karşı  oldukça   yardım  severdir.Bundan  tam  beş  yıl  önce  orada   görev  yaparken,  sağ  olsunlar  iki  yıl  bana ramazanda  yemek  pişirme  sıkıntısı  çektirmediler.Köy halkı,  ikiye  ayrıldı;  bir  bölümü  cami  imamına,  diğer  bölümü de  bize  yemek  getirdiler.

       Bayırköy’de  göç  olayı  pek  olmasa  da,  bu  son  yıllarda  artan  inşaatçılık  nedeniyle,  gençlerin  çoğu  İstanbul,İzmit,Ankara   gibi  şehirlere  gitmektedirler.  O  köyden  tanıdığım  Eyüp  Ekşi  ve  Yakup  Ekşi, Uzun  yıllar  İkizdere’de  öğretmenlik  yapmışlardır. Köyde,  şu  anda  öğrenci  azlığı  nedeniyle  kapalı  bir  okul,  bir  camı  ve  sağlık  ocağı  bulunmaktadır. Ayrıca  köyde beş veya  daha  çok  taşıma aracı  olduğundan  şehre  ulaşım  sıkıntıları  yoktur.

         Son  olarak,  Bayırköy  halkına sağlık, sevgi ve  saygılarımızla.

BEKARAYDIN/28.12.2006
ÇAMLIK KÖYÜ (KÖHÇER)

İkizdere, ilçe merkezinden yaklaşık 15-20 km uzaklıkta olan bu köy, Rize-İspir karayolu üzerinde kurulmuştur. İlçenin en kalabalık köylerinden biride Çamlık Köyü’dür. Eski adı ise Köhçer’dir.

Köy, genelde bayır bir arazide kuruludur. Kışın, erkeklerinin tamamı İspir yolu üzerinde bulunan kahvelerde vakit geçirirler. Köyün karşısında bulunan gür çam ormanından kışlık yakacaklarını temin ederler. Tarım ve hayvancılıkla geçinirler. Halkının çoğu muteahittir. Genelde Erzurum, Bursa, Rize ve İstanbul’a yerleşmiştir. Kara denizin tipik yemek kültürü, eğlence, düğün vb alışkanlıkları olan bu köy misafirperverdir. Beton evlerin sayısı oldukça azdır. Daha çok kargır evler bulunur.

Köyde en çok bulunan akrabalar Taş, Demirci, Aksu, Özkan, Karaca, Küçük vb. sayabiliriz. Gençlerinin çoğu gurbete çıkar ve en çok çalıştıkları da inşaat sektörüdür.Bu köyde iki yıl öğretmenlik yaptım. Halkının hemen hepsini tanırım desem doğrudur. Ayrıca bizim akrabamızın aslı olan Abdioğullarının bir kismi de bu köydedir. Köyde iki tane cami ve iki yıl önce taşımalı sisteme geçtiği için kapalı olan bir ilköğretim okulu vardır. Bu köye giderken, İkizdere’de turist ağırlayabilecek Genesis Otel, bu yol üzerinde bulunuyor. Havası ve suyu temiz olan bu köy yaylaları ile yeşilin doruk noktasıdır diyebiliriz.

BEKARAYDIN/06.12.2006/İKİZDERE
 
MEŞEKÖY (PETRAN)

Meşeköy, en çok soğuğundan ve rüzgârından şikâyet ettiğim köydür. Kışın, aniden bastıran kar yağışı bu köye apayrı bir güzellik kazandırır. İlçe merkezi olan İkizdere’ye uzaklığı 25 km ve rakımı ise

yaklaşık olarak 1500- 2000 arasındadır. Bu köyde yaşayanların tamamı hayvancılıkla geçinirler. Kaban Yayla ve Garzivan Yayla olmak üzere iki tane yaylası vardır. Bunun yanında, Soğanlı Gölü ve Katraç gölleri de vardır. Mayıs 15-30 tarihleri arası yaylaya çıkarlar. Yaylaları genelde düzdür ve hayvanların beslenmelerine uygun bir bitki örtüsü vardır. Köy düzdür. Kışın kayak yapılabilecek bir köy varsa tek olarak Meşeköy diyebiliriz.

Ulaşım olarak tabii ki minibüs, taksi, kamyon vb sayabiliriz. Kışın ortasında bile, güneşin en geç battığı veya kışın güneşten en çok yararlanan köydür. Yazın köyün nüfusu bayağı kalabalık olur. Özellikle Rize’de oturanlar yaylayı ve köyü şenlendirirler. Meşeköy, en çok Bursa’ya göç etmiştir. İkinci sırayı ise İstanbul almaktadır. Ayrıca, bu köyün insanları ağaç işlerinden anladıkları için Van, Bingöl gibi illerimizde atölyeleri vardır. Köyde en çok büyük baş hayvancılık yapılır.

Üç yıl kaldığım bu köyde evlenme oranı oldukça düşüktür. Düğünler de tipik bir Karadeniz düğünü gibidir. Kemence çalıp horon teperler.

Köyde en çok bulunan akrabalar Havuz, Kurt, Kahraman, Tuğcu vb Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Tülay Tuğcu’nun da Meşeköylü olduğu söyleniyor fakat elimizde resmi bir belge yok, sadece canlı bir kaç kaynaktan bu bilgiyi aldık. Meşeköy halkının, Gavuz veya Gagavuz Türklerinden geldiği de söyleniyor.

Son olarak köyde bir tane camı ve lojmanı vardır. Okulu ise üç yıldır öğrenci olmadığından kapalıdır.

BEKARAYDIN/11.11.2006
 
VANE

İlçeden yedi km uzaklıkta, yeşilliklerin bol olduğu köyün eski adıdır. Yeni adını ise, yer altından çıkan, yaklaşık 100 C ılıca suyundan alıyor. Ilıca Köyü.

1950’lı yıllarda, ilçemizdeki elektrik santralını ve o santrale su götürecek olan barajların yapım işini alan Macar mühendislerden biri, eline bir avuç toprak aldı ve orda bulunanlara :”Bakın arkadaşlar! Bu toprak şimdi çok verimli. Fakat bu böyle devam etmeyecek. Öyle bir zaman gelecek ki, bu toprak fakirleşecek yanı tamamen verimsiz bir duruma gelecek.”dedi. Gerçekten de o zamanlar, köyümüzün toprağı çok verimliydi. Mısırın koçanı tanelerle dolu, taze fasulyeler ise sırıkları eğecek kadar çoktu. Hele patates…Onu ateşte pişirip ta yiyebilmek için yanında bir o kadar da su içmeniz gerekirdi. Meyvelere gelince, Yarabbi! Ne güzellikler yaratmışsın sen. Armut, elma ve erikler dalları kıracak nerdeyse; o kadar çok olurdu. Hele kara lahanası var ya (gel ki ben hiç sevemedim) dolmasını veya çorbasını yiyen kişi bir daha yemek istiyor. Bu kişi, köyümüzden değil de başka illerin insanı bile olsa aynı isteği duyuyor. Gerçekten de dolmasının tadı başka oluyor. O zamanlar, tarlasından aldığı ürünü satmak isteyen olursa sata bilirdi. Gerçekten, satabilecek kadar çok yetişiyordu.

Bundan 25-35 yıl önce, köyümüz çok kalabalıktı. üç tane bakkal, otel vb vardı. Artık toprak verimsizleşmeye, insanlarımız da yavaş yavaş gurbetin yolunu tutmaya başladı. Bazı mahallelerde kedi fare bile kalmadı desek inanın. Yanı o Macar mühendisin dedikleri bir bir çıkıyor , kehanet gibi gerçekleşiyor desek yanlış olmaz. Bu köyde yaylacılık bir tutkudur. Hele bir de mezra olayı var ki yayla kadar etkiler insanımızı. Bahar ayı gelince, önce mezraya çıkılır, bir iki ay kadar kalırlar, oradan da ver elini yayla. Büyük Yayla, Çağırankaya , Aşağı Yayla…saymakla bitmez . Hepsinde ayrı bir tat, ayrı bir hava vardır. Eskiden yol deyince herkesin aklına ayakla gidilen yol gelirdi; yanı patika yolu. Köyden mezraya, mezradan yaylaya sonra aynen yayladan mezraya, mezradan da köye inerken ev eşyaları hep kadınlarımızın, kızlarımızın sırtında taşınırdı. Sanki bu yük taşımak onların kaderi olmuştu. Fakat, bu son 20 yıl içinde çok şeyler değişti. Yaylalara araba yolu, elektrik bile geldi. Artık insanımız, bir kuzu için yada bir yorgan için bile bir araba kiralayacak kadar rahata ve zevke kavuştu. Yaylaya iniş v e çıkışta çok eğlenceli olurdu. Birbirlerini sevenler, yaylaya çıkacakları gün birbirlerine randevu verir ve yolda buluşurlardı. Yemek molasında veya yürürken bir birlerine atma türkü atarlar veya horon teperlerdi. Çember oluşturup ta oynanan oyunları gören insan, bunlar yük taşımayı galiba eğlenceye dönüştürüyorlar der. Evet, o zamanın insanları sabırlı sevecen ve saygılıydı. Türkü atışmaları bile düşüncelerini yansıtırdı:

“Masa üstünde ferman,
Okurum zaman zaman.
Uşak alırım seni,
Hakim olduğun zaman.

Vane’de ağalık, eşkıyalık, zorbalık, kan davası gibi çağ dışı olaylar yaşanmamıştır. Yalnız, yumruğunu masaya vuracak, yüzüğün içinden mermi geçirecek kadar da keskin nişancılarımız vardı.

Köyümüzde, bir ara ikiye çıkan ama nüfus azlığından dolayı yine bire düşen bir okulumuz, sağlık ocağı, beş ayrı yerden ulaşıla bilecek yolları vardır. Herkesin kapısına su akar. Bu köyde uzun süre muhtarlık yapan rahmetli Ali Öztürk’ün hizmetleri çoktur. Ayrıca, 70 yaşın altında bulunan ve okula gitmiş kadın, erkek yanı köyün tamamının öğretmeni olan rahmetli Mahmut Aksu’yu unutmak nankörlük olur.

Bundan 17 yıl önce, bir arkadaşım bana ansiklopedik İngilizce bir sözlük vermişti. Bir gün sayfalarını karıştırırken, Vane kelimesi gözüme çarptı. Tam bir sayfa ayırmıştı bu konuya. Okudum. Gerçekten de o Macar mühendisin dediği gibi yazmıştı: “Vane:Gittikçe fakirleşen, azalan, verimsizleşen toprak.demektir.” evet aynen böyle yazmıştı. Zaten her yıl mutlaka bir aile değişik şehirlere (özellikle İstanbul) göç etmektedir. Vatana olan bağlılığı ise, Kurtuluş Savaşı’nda verdiği şehitler ve Taksim meydanında bulunan Veysel’in heykeli herhalde anlatmaya yeter.

BEKARAYDIN/İstanbul/14.07.2006
 
CAĞ KEBABI

İspir ilçesini üç, dört defa gördüğüm Erzurum’u, geçen yıl okul arkadaşım ve dert ortağım sayesinde ziyaret ettim. Köylüm ve baki dostum Şaban Katar, yıllardır Almanya’da oturuyor. O, vatandan ayrı kalmanın hasretini çekerken, ben de yalnızlığın girdabında nefes tüketiyordum. İkimizin de hayalinde cağ kebabını görmek vardı.

Geçen yıl Şaban, birkaç haftalığına Almanya’dan gelmişti. Bana;” Aydın, 10-15 yıl üstüne geldim. Nasıp bir daha gelebilmek. Onun için gelmişken gezebildiğim kadar gezeceğim. Vatanımın toprağını çok özledim.”dedi. Şaban ile önce İstanbul’da buluştuk.Bir iki gün ara ile İkizdere’ye geldik. Kararlaştırdığımız bir gün o yanına çocuklarını aldı ve yola çıktık.” Aydın, nasıp olursa, kaza bela olmazsa Erzurum’a gideceğiz. O yerin Cağ Kebabı’nı çok met ediyorlar; tadına bir bakalım. Hem de Erzurum’u gezip görmüş oluruz.” dedi. Ben de neden olmasın. Zaten işim yok, gezelim-görelim, Allah, yolumuzu açık eder inşallah diyerek yola çıktık. Şaban, anlaşılan vatanın sadece aşını- toprağını değil, soğuk sularını da özlemiş olacak ki, her çeşmenin yanında duruyor, arabayı kenara çekip o soğuk sulardan, sanki hiç su içmemiş cesine kana kana içiyordu. Erzurum’a ilk defa gideceğimiz için, giden ağabeylerimizden biraz ön bilgi aldık. Onlar bize;” Erzurum, küçüktür. Öğleye kadar gezer bitirirsiniz.” demişti. Fakat, biz iki veya dört saatte ancak bir caddesini gezince, yanılmış olduklarını gördük. Gerçekten de öyle….Erzurum, bir iki saatte gezilebilecek kadar küçük değildi.

Gittiğimiz de hava çok sıcaktı. Erzurum’a yaklaştığımızda bir serhat şehrine yada doğunun kalesine geldiğimizi belli ediyordu. Bir çok fabrika veya iş yeri dumanlarını gökyüzüne doğru adeta pompalıyordu. Bu şehrin insanlarının tembel tembel oturan insanlardan oluşmadığını ispat etti bizlere.Hele hele askerlerin geçişi, tanklar ve uçakları görünce ben de Şaban’a: Bak Şaban bu Mehmetçiklerimiz işte…Bunların eksikliğini Allah bize göstermesin, dedim. O da Amin diyerek bana katıldı. Bunlar olmazsa, çevremiz düşmanlarla dolu, hemen, bir anda bizi yutarlar dedim. Fazla uzağa gitmeden, Erzurum’un o meşhur Cağ Kebabı’nın tadına bakalım diye, lokanta aramaya başladık. İnanır mısınız, nerdeyse her 10 metrede bir lokanta, hangisine gideceğimizi bile şaşırdık kaldık.Neyse birine gitmeye karar verdik.Arabamızı lokantanın kapısına park ettik. Hemen içerden garsonlar gelerek bize, “Buyurun beyler. Hoş geldiniz!...” diyerek lokantaya davet ettiler. Oturduk ve hemen o sihirli kebabın siparişini verdik. Biz tam yedi kişiydik ve adam başı iki porsiyon istedik. Yanında getirdikleri garnitür çok zengindi. Kebapları beklerken biz yine, kendi aramızda Erzurum’u’ konuştuk. Neyse, beklediğimiz ve hayal ettiğimiz o kebaplar geldi. İnanın, görünüşü bile diğer yemeklere benzemiyordu. Yemeğin yarısında biz ikinci siparişi de verince, bizim o şehre ilk defa gittiğimiz anlaşıldı. Tertemiz bir lokantaydı doğrusu. Yemekleri yedik ve ardından çaylarımızı getirdiler, içtik ve hesapta öyle fırsatçı yada ateş pahası değildi. Bizi kapıya kadar yolcu ettiler ve;”Yine bekleriz.” diyerek teşekkür ettiler.

Erzurum’un Oltu Taşı’nı bilmeyen yoktur sanırım. Birer tane alalım dedik ama hakiki Oltu Taşı’nın satıldığı yer biraz uzakta olduğundan ve çocuklarda sıcaktan bunaldıkları için gidemedik. Şaban’ın en çok sevdiği semaverlerden iki tane aldık.Bayanlarda kendi istediklerini aldılar ve yola koyulduk. Gelirken, şehrin o caddeleri, insanların o hamarat çalışmalarını tekrar görünce, sanki bize:”Nereye gidiyorsunuz? Daha gezilecek çok yerimiz var.” der gibiydi.

Biz, minibüse binip geri dönerken, Şaban’a şunları anlattım: Dinle Şaban, Erzurum, değil başbakan, şimdiye kadar bakan bile çıkaramamış. Fakat gel de şu imkânları, tesisleri, fabrikaları gör bakalım. Bir de Rize’ye bak! İki başbakan ve bir çokta bakan çıkarmış..Rahmetli Zihni Derin olmasaydı, acaba Rize’nin hali ne olurdu? Artık, ne demek istediğimi anladın inşallah. Şaban’da; “Anladım, Aydın’cığım.” dedi. Yolumuza devam ettik ve çok şükür, kazasız, belasız İkizdere’ye geldik.

Gidin ve görün bakalım. Bize hak verecek misiniz?
BEKARAYDIN/İstanbul/21.07.2006
 
 
  Kasım2007'den bugüne kadar 17702 ziyaretçi