EGE SAHİLLERİ
Bundan on iki yıl önce, hep İstanbul’a gidiyorum, birde Ege’ye gideyim dedim. Özellikle tarihi önemi çok olan İzmir’i görmek istedim. Bu zamanda tatil maddiyata dayanıyor. Hele bizim gibi memur olanlar için, tatil biraz da hayal gibi. Neyse, bir haftalık tatilin masrafını göze aldım. Rize’ye gittim ve saygın seyahat acentelerinden birine gittim,İzmir’e gitmek istiyorum, acaba biletiniz var mı? dedim. Oradaki görevli memur: --Abi, direkt İzmir’e yerimiz kalmadı fakat isterseniz, önce Balıkesir’e oradan da İzmir’e gidersiniz, dedi. Bende kabul ettim. Ne de olsa bir tatildi; bir bahaneyle Balıkesir’i de gör- müş olurum dedim.Biletimi aldım ve otobüse bindim. Yaz mevsimi olduğu için, bunaltıcı bir sıcak vardı. Şayet, burası bu kadar sıcak ise kim bilir İzmir ne kadar yakıcıdır diye dü- şündüm. Yemek molası verdiğimiz yerlerde, genelde yolcuların çoğu aperatif bir şeyler yiyordu. Yanımdaki koltukta oturan diğer yolcu da Balıkesir’e gidiyordu.İlk defa gittiği için, ondan bilgi alamadım. Yollardan geçerken, tarla ve bahçelerde çalışan insanları seyrediyordum. Allah;kuvvet versin onlara. Ter, yüzün- den su gibi akarken, bir yandan da sırtındaki yükü taşıyordu. Yolu yarılamışken, bende habire muavin arkadaşa: Daha ne kadar yolumuz kaldı? Balıkesir’e gelmedik mi? diye sorup duruyordum. Muavin arkadaş ta sağ olsun, her sorduğumda:” Abi sen rahat ol. Biz sana, yerine gelince haber veririz.” diyordu. İşte, ilk defa göreceğimiz Balıkesir’e gelmiştik. Muavin, he- men yanıma gelerek: “Abi, işte o merak ettiğiniz şehir burası…”de- di. Her yer ana-baba günü, kalabalık, tabiri caizse iğne atsan yere düşmez gibiydi. Terminal görevlilerinin,”İstanbul’a İstanbul’a…İiisss Samsun’a, Ankara’ya….” bağırmaları, kulağımızı adeta çınlatıyordu. Hemen, en yakın bir lokantaya giderek, yemeğimi yedim. Yemekten Sonra, İzmir’e nasıl gideceğimi sordum onlara. Tarif ettiler. Kooperatifin otobüsüyle ve uygun bir fiyatla İzmir’e gidecektim. Yine biletimi aldım ve yerime oturdum. Balıkesir’in, siyaset sahnelerinde boy gösteren, bir dö- neme damgasını vuran Susurluk’tan geçtik. Oradaki bir lokantanın tabela- sında ki yazı hep aklımda durur. Hanı, kamyonla taksi çarpışmıştı ya? İşte o lokantanın yanından geçtik: “Meşhur Susurluk Ayranı” Neyse, Manisa’dan geçerken, etrafıma bakıyordum hep. Acaba, burada da orman var mı diye. Ma- lesef, boyu bir metreyi geçmeyen makilerden başka bir şey görmedim. Yol kenarlarında, mini bir ahşap masa ve üzerinde üç beş kavanoz bal… Belli ki, çiftçi ve ziraatçı vatandaşlar kendi ürünlerini satmanın peşindeydiler. Tabii on- lar da haklı. Yunan’ın denize döküldüğü, Kurtuluş Savaşı’nin son perdesinin oynan- dığı İzmir’e geldik. Kaptanımız, kısa bir anons yaptı:” Sayın Yolcular! İzmir’e geldik; son durak burası. Eşyalarınız varsa, muavinimizden isteyiniz. Hepinize iyi günler.”dedi.Bizde iyi günler dileyerek otobüsten indik. Aman yarabbi! O ne sıcak. Sanki fırının kapağı açılmıştı ve yemeğin buharı yüzümüze vuruyordu. Aşırı sıcağa ben dayanamazdım. Başım, felaket ağrıyordu. İzmir’e, şöyle bir bak- tım: Uzakta dağlar, şehir o dağların çevirdiği çemberin iççinde bulunuyordu. Etra- fımızdaki iş makinelerinin gürültüsü bu sıcağa karışınca, daha başka oluyordu bu şehir. O gün akşama kadar bir kahve köşesinde bekledim. Amacım, akşamın serinliğin- de birazcık Gezebilmekti. Fakat ne mümkün, sıcak sanki beni yakıp kavuracaktı. Ba- şımın ağrısı da giderek artıyordu. Akşam yemeğini yedim. Otele gidip yattım. Çıplak ayaklarımla betona bir basayım da serinleyelim diye düşündüm o da olmadı. Döşeme beton ama sanki altında fırın vardı. Yandı ayaklarım. O gece, sabahı zor ettim. Sabah kalktığımda başımın ağrısı gitmişti ama sıcaklık sanki beşer derece daha artmıştı. Ote- lin kapısında bekleyen bir simitçiden iki tane simit alıp kahveye gittim. Çatımla simit- leri yerken, neden bu kadar sıcak? Şu güzelim İzmir’i doyasıya gezemedim diye içim- den üzüntülerin en alasını hissettim. Kararımı vermiştim artık, o gün geri dönecektim. Gelmişken birde Bursa’yı görelim dedim. Yine otobüse bindik ve Bursa’ya geldik. Ol- dukça geniş bir kahveye oturdum.Bir yandan çayımı yudumlarken diğer yandan akşam üstü evine dönen işçi ve memur kalabalığına bakıyordum. Akşam yemeğini bir pastanede yedikten sonra otelime gittim. Aksilikler sanki peşimi bırakmıyordu. Bu defa da odamın kapısı açılmıyordu. Anahtarı bozulmuştu. Görevliyi çağırdım geldi, kapıyı açtı. O gece de- rin bir uyku çektim. Sabah, yine o kapı başıma bela oldu. Pencereyi açtım. Pencereden atlayarak balkona oradan da diğer kapısı açık odaya ve merdivenlerden aşağı, sınırlı bir şe- kilde indim. Oteldeki görevliden kimliğimi istedim. Görevli: _Abi kalmayacak mısınız daha? diye sordu. Bende: _Kardeşim, ben her zaman kapınızla mı uğraşayım yoksa şehrinizin sıcağıyla mı? deyince görevli de: _Haklısınız abi, diyerek kimliğimi verdi ve otobüs terminalinde soluğu aldım. Terminale gittiğimde, direkt Rize’ye gidiş yoktu. Bizde mecburen Samsun’a bilet aldık. Sabah Saat 9:00 da Samsun’a vardık. Kahvaltımı yaptıktan sonra Rize’ye biletimi aldım. Birkaç arkadaşla, terminalin önünde otobüsün kalkış satını bekledik. 25 kişiydik. Otobüs geldi fakat bizim firmanın otobüsü değildi. Oradaki görevli arkadaş: _Arkadaşlar, otobüsünüz geldi.Lütfen eşyalarınızı muavin arkadaşa verin, bagaja yerleştirsin, dedi. _Bu bizim otobüs değil ki dedik. Görevli: _Endişe etmenize gerek yok.Biz kiraladık; sizi, Rize’ye kadar götürecek,dedi. Bizde yerlerimize oturduk ve yolculuk başladı. Otobüsümüz, gittikçe acayip sesler çıkarmaya başladı. Eşya Ve yük dolu kamyonlar bizi gelip geçiyordu. Bazen de motor stop ediyor, yokuşun yarısında durup, tekrar çalıştırıyor ve yola devam ediyorduk. Otobüsteki yolcular, sanki savaşa gider gibi, Allah Allah…! diye bağırıyordu. O yolculuk esnasında, belki de, Kur’an’ı hatm etmiştik. Verilmiş sadakamızın olduğunu düşünerek, zar zor Trabzon’a geldik. Kaptanın, Trabzon’- dan öteye yanı, bizi Rize’ye götürmeye niyeti yoktu. Birazda orda tartıştık. Ben, otobüsteki yolculara şöyle seslendim: _Arkadaşlar! Biz buraya kadar ne korkularla geldik, bunu hepimiz yaşadık. Hiç olmazsa, bur- dan o yana sağ-salım gidelim,dedim. Onlarda kabul ettiler ve bizi, küçük bir otobüse koyarak Rize’ye gönderdiler. İşte size bir haftalık tatil. EZELDENBEKAR/İkizdere/18.02.2008
BÜYÜK YAYLA
İkizdere’ye bağlı, yüksek rakımlı,alan ve nüfusu
Bakımından en büyük yaylalardan biridir Büyük Yayla. En önemli özelliklerinden biri ise: İlçeye bağlı olan 4 tane köyün ortak yaylası olmasıdır.İkizdere’ye bağlı köylerden Gürdere, Ilıca Köyü, Cevizlik ve Çağırankaya’dır. Bu köyler aslında birbirinden uzaktır fakat yaylada, nerdeyse çatılarından akan yağmur damlaları bir yere damlayacak gibi yakındırlar birbirlerine.
Bu yaylayı altı kardeş, kavga ile almışlar derler. Nasıl olmuş, kimlerle bu kavga yapılmış, daha önce bu yaylayı kim keşfetmiş tam ve açıklayıcı bir belge ve bilgi yok. Sadece, ağızdan ağza dolaşan bir efsane gibi bugüne kadar devam etmiş. Resim Galerimizdeki yayla resimlerinden de göreceksiniz, oldukça düz, gezip tozmaya, hayvanları otlatmaya elverişli bir yer şekline sahiptir. Ayrıca soğuk ve tatlı sularını anlatmakla bitiremezsiniz. Bu yaylaya öyle herkes, istediği gibi hayvanlarını otlatmaya getiremez. Genellikle Haziran ayında, bu dört köyün muhtarı İkizdere’de toplanır ve çıkış için bu muhtarlar söz birliği ederek ortak bir karar alırlar. Buna “Nerz” derler. “Nerz bozuldu” denir ve herkes hayvanlarını yaylaya götürebilir. Yayladan dönüş için ayrıca bir karar alınmaz. Hatta iki veya üç defa kar yağana kadar yaylada duranlar olur. Orda bakkal, otel, fırın, kahvehane, sağlık ocağı, cami
bulunur. Hava güneşli olduğu zaman gezmeye, görmeye doyamayacağınız bir yer.
Bu yayla dan başka birde adına “Kürtler Yaylası” denen bir yayla daha vardır. Bu yayla büyük yaylanın hemen karşısında sayılır. Bu adı nerden aldığını veya ne anlama geldiğini kesin olarak bilen yok. Büyük Yayla’nın bir devamı mıdır, yoksa apayrı bir yayla mıdır? Kesin olarak bir şey söylemek zor fakat Büyük Yayla ile aralarında, sadece 2 veya 3 km bir uzaklık var en fazla, öyleyse ayrı bir yayla demek doğru değildir. Büyük Yayla’nın bir devamıdır yada başka bir değişle: Büyük Yayla’nın ayrı bir mahallesi diyebiliriz. Sanırım bu daha doğru olur. Bu konuda, belki bana katılmayanlar, hatta karşı çıkanlarda olur ama biz herkese açığız, gelsin fikirlerini açıkça söylesinler.
Bu yaylalara gitmek gerçekten çok kolay. En az dört gidiş veya dönüş yolu vardır. İkizdere!ye ve belediyesine bağlı köylerden biride Çağırankaya’dır. Bu yaylalara gidiş yollarından biride bu köyün içinden geçer. Köyün hemen içinden, evlerin arasından süzülerek giden bu arabalar 15 km kadar uzakta bulunan ve Çağırankaya Köyü’nün kendi öz yaylası olan “Küçük yayla” vardır. Adı galiba önceleri çok az ev bulunmasından dolayı bu adı almıştır. Oysa şimdi hiç de öyle değildir. Her yazım saatte bir arabalarınızı durdurup, yolların kenarından akip giden buz gibi soğuk sular, güneşli bir havada ise manzara cennetine gözleriniz dalıp gider.
Yaylaya çıkış günleri hep sevinç ve neşe kaynağı olur. Kimi aileler, yaylada kullanacağı zaruri eşyalarını araba ile bazıları at, veya katırla, ama genelde araba ile götürürler. Yolda soğuk suyun yanında yemek molası verilir. Yemekler yenir ve kemençenin sesi çıkamaya başlar. Gelinler kızlar, delikanlılar, yaşlı genç herkes horona girer ve atma türküler eşliğinde oyunlar oynanır. En çok söylenen bir maniyi burada yazalım:
Bu yıl çıktım yaylaya,
Çimene bastım karsız.
Ander kalsın yaylası,
O da sevilmez yarsız.
Yaylaya çıkışlar hep sevinçli ve neşeli olur fakat yayladan inme zamanı da bir o kadar hüzünlü olur. Dönüş zamanı gelince yerde, laleye benzer beyaz bir çiçek açar ve ona eskilerin dediği gibi: “Göç kovan” çiçeği derler. Bu çiçek açtığı zaman, artık herkes eşyalarını ve hayvanlarını toplar köye inerler. Nasıp gelecek yıllara diyerek…
ASİNKET/17.09.2007
TULUMPINAR(TULUMPUHAR)
İkizdere’ye bağlı, Doğu Karadeniz’in dağlık, bayır ve engebeli özelliklerini taşıyan köylerden biride Tulumpınar’dır. Köy, adını o köyde bulunan soğuk bir pınardan almıştır. Eskiden insanlar, bugünkü gibi su taşımak için bidon, camadan, su kabı olmadığı için insanlar, hayvan derlerlinden yaptıkları tulumla su taşırlardı. Bu köydeki insanlarda suyu tulumla taşıdıklarından dolayı Tulumpınar adını almıştır. Bu köy, Bayburt’tan buralara gelmiştir. Bu göç dalgasının bir kolu da Artvin’dedir.
İlçeye yaklaşık 20 km uzaklıktadır. Erzurum yolu üzerinde bulunur. Köy halkı tarım ve hayvancılıkla geçinir.Yaz ayları gelince, diğer köylerde olduğu gibi bu köyde yaylalara çıkarlar. Geçim kaynakları yetersiz olduğu için, köyün gençleri hep gurbette çalışırlar. Köyde, şu anda iki tane kapalı okul ve birde camisi vardır. Evler, taş, ahşap veya kargır şeklinde yapılmıştır. Son dönemlerde, köyde betonarme evlerde yapılmaya başlandı.
Köyde en çok bulunan akrabalardan en başta Keleş, Kahraman,Yıldırım ve Öztürk aileleridir. Bu köy, hayırsever iş adamları ile tanınır. Özellikle, Kültür ve Turizm eski Bakanımız Sayın İsmail Kahraman ve Ankara’da iş yapan, Sayın Talip Kahraman, İlçemizdeki okullara ve ilçemize yaptığı yardımları kimse unutmaz, unutamaz (ismini unuttuğumuz başka yardımsever varsa kusurumuzu bağışlamasını rica ederiz). Ayrıca, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde, İç Hastalıkları uzmanı hocamız Profesör Dr. Sayın Recep Öztürk bu köyün yetiştirdiği seçkin insanlardan biridir. Hemşehrimiz olarak, kendisiyle gurur duyuyoruz.
HEPBEKAR/07.05.2007
ÇİFTEKÖPRÜ (MELES)
İkizdere ilçesine en uzak olan köylerden biride Çifteköprü’dür.Çifteköprü, Erzurum yolu üzerinde bulunur.Yalnız, 15 km gittikten sonra, Dereköy Sağlık Ocağı’nın yanından sağ yöne saparak yaklaşık 10 km daha gitmeniz gerekir. Bu köye giderken bazı köylerden de geçersiniz.Yerelma Köyü’nün dereye bakan eteklerinden geçersiniz.Köy yolu aslında stabilize olmasına rağmen, yaklaşık 5-10 yıl önce, Gölyayla Köyü’nün zenginleri tarafından azda olsa bir asfaltlama çalışması yapılmıştır. Hele yaz mevsimine rastlarsanız, bakmaya ve görmeye doyamazsınız. Ormandaki çeşit çeşit ağaçların görüntüsü ve çam kokuları sizi, ne olur her zaman gelin dercesine yolunuza dallarını eğer. Bu köylerin bayır olması, size sunduğu yeşillikler ve ormandaki bu güzelim kokular arasında kaybolur gider.
Arabanızla, yaklaşık bir saat gittikten sonra genelde düz olan bir köy çıkar karşınıza. Bu köyün adı da Tozköy’dur. Burada yıllar önce büyük bir yangın olmuş ve yaklaşık 10 tane köyün birleştiği bu yerdeki bir sürü dükkan, terzi ve fırınları yakıp kül etmiş. Bu nedenle buraya Tozköy adı verildi. Köyün hemen ortasında bir ağaç kesme ve doğrama atölye, cami, kapalı bir okul ve sağlık ocağı görürsünüz. Sağ tarafınızdan çıkan yoldan Tözköy’e ve az ileri gidince tekrar ikiye veya üçe ayrılan yollardan, balı dünyaca meşhur olmuş Ballıköy’ (Anzer)’e, Haya Köyü’ne, Çiçekli’ye gidersiniz. Köprüyü geçmeden sola sarparak devam ederseniz Kama Köyü çıkar karşınıza. Buradan yukarı yaklaşık 3 km daha gidince, önce Meşeköy, sonrada sözünü ettiğimiz Çifteköprü Köyü’ne vardınız işte.
Köy, dere yatağı boyunca aşağıya devam eden küçük bir düzlükte kurulmuştur. Meles adının nereden geldiği kesin belli değildir. Sağ ve sol yanınızdaki kara çam ormanı nerdeyse güneşe varacak kadar dik ve yüksektir. Köy halkı, kışlık yakacak ihtiyacını bu ormandan karşılar. Köyde, öğrenci yokluğundan kapalı bir okul, eskiden orman muhafaza memurlarının konakladığı veya görev yaparken kullandığı eski ve harabe bir bina ve bir de camii bulunur.
Köy, geçim kaynaklarının azlığı nedeniyle Rize, İstanbul, Bursa vb illere göç etmişlerdir. Bu köyde, 30 yıl muhtarlık yapmış, abisi de bir ara hakimlik ve avukatlık yapmış olan Sayın Muzaffer Kalça’dır. Köyde en çok bulunan akrabalar Kalça, Kandemir,Demircan, Tibet’tir.
Köyde en çok hayvancılık yapılır.Yazın yaylaya çıkılır. Yaylaları ise genelde düzdür ve hayvancılığa oldukça elverişlidir. Kışın bu köyde çok kar yağdığı için genelde İyidere ve Rize’ye gider, bahar gelince tekrar köye gelir ve köyü şenlendirirler. Bundan başka köyde elektrik, yol, su ve telefon gibi devlet hizmetleri de bulunur.
BEKARAYDIN/06.03.2007
BAYIRKÖY (KOLYAV)
Bayırköy,İkizdere’ye yakın köylerden biridir. İkizdere’den çıktıktan sonra, sokak başından sağ tarafa doğru giden Rize-İspir- Erzurum yolu üzerindedir.İkizdere’ye olan uzaklığı ise yaklaşık olarak 5-6 km dir. Köyün karşısında Demirkapı Köyü vardır. Köy yolu, kışın çok tehlikeli olduğu için minibüs, taksi vb. taşıtlar bu köye çıkamaz. Kuzeyde yer aldığı için kışın güneşten mahrum kalır. Yollar, geçtiğimiz bu son 5 yılda betonlama yapılmıştır.
Bendeniz, bu köyde iki yıl öğretmenlik yaptım. Gelenek, görenek ve folkloru hakkında az çok bilgi verebilirim. Karadeniz ilerinde görülen düğün, nişan, yaylacılık, diğerlerinden fazla bir değişiklik göstermez. Yayla olarak çoğu Ovit Yaylası’na çıkarlar. Başlıca geçim kaynakları ise tarım ve hayvancılıktır.Halkı, öğretmen, imam vb. devlet memurlarına yada misafire karşı oldukça yardım severdir.Bundan tam beş yıl önce orada görev yaparken, sağ olsunlar iki yıl bana ramazanda yemek pişirme sıkıntısı çektirmediler.Köy halkı, ikiye ayrıldı; bir bölümü cami imamına, diğer bölümü de bize yemek getirdiler.
Bayırköy’de göç olayı pek olmasa da, bu son yıllarda artan inşaatçılık nedeniyle, gençlerin çoğu İstanbul,İzmit,Ankara gibi şehirlere gitmektedirler. O köyden tanıdığım Eyüp Ekşi ve Yakup Ekşi, Uzun yıllar İkizdere’de öğretmenlik yapmışlardır. Köyde, şu anda öğrenci azlığı nedeniyle kapalı bir okul, bir camı ve sağlık ocağı bulunmaktadır. Ayrıca köyde beş veya daha çok taşıma aracı olduğundan şehre ulaşım sıkıntıları yoktur.
Son olarak, Bayırköy halkına sağlık, sevgi ve saygılarımızla.
BEKARAYDIN/28.12.2006
ÇAMLIK KÖYÜ (KÖHÇER)
İkizdere, ilçe merkezinden yaklaşık 15-20 km uzaklıkta olan bu köy, Rize-İspir karayolu üzerinde kurulmuştur. İlçenin en kalabalık köylerinden biride Çamlık Köyü’dür. Eski adı ise Köhçer’dir.
Köy, genelde bayır bir arazide kuruludur. Kışın, erkeklerinin tamamı İspir yolu üzerinde bulunan kahvelerde vakit geçirirler. Köyün karşısında bulunan gür çam ormanından kışlık yakacaklarını temin ederler. Tarım ve hayvancılıkla geçinirler. Halkının çoğu muteahittir. Genelde Erzurum, Bursa, Rize ve İstanbul’a yerleşmiştir. Kara denizin tipik yemek kültürü, eğlence, düğün vb alışkanlıkları olan bu köy misafirperverdir. Beton evlerin sayısı oldukça azdır. Daha çok kargır evler bulunur.
Köyde en çok bulunan akrabalar Taş, Demirci, Aksu, Özkan, Karaca, Küçük vb. sayabiliriz. Gençlerinin çoğu gurbete çıkar ve en çok çalıştıkları da inşaat sektörüdür.Bu köyde iki yıl öğretmenlik yaptım. Halkının hemen hepsini tanırım desem doğrudur. Ayrıca bizim akrabamızın aslı olan Abdioğullarının bir kismi de bu köydedir. Köyde iki tane cami ve iki yıl önce taşımalı sisteme geçtiği için kapalı olan bir ilköğretim okulu vardır. Bu köye giderken, İkizdere’de turist ağırlayabilecek Genesis Otel, bu yol üzerinde bulunuyor. Havası ve suyu temiz olan bu köy yaylaları ile yeşilin doruk noktasıdır diyebiliriz.
BEKARAYDIN/06.12.2006/İKİZDERE
MEŞEKÖY (PETRAN)
Meşeköy, en çok soğuğundan ve rüzgârından şikâyet ettiğim köydür. Kışın, aniden bastıran kar yağışı bu köye apayrı bir güzellik kazandırır. İlçe merkezi olan İkizdere’ye uzaklığı 25 km ve rakımı ise
yaklaşık olarak 1500- 2000 arasındadır. Bu köyde yaşayanların tamamı hayvancılıkla geçinirler. Kaban Yayla ve Garzivan Yayla olmak üzere iki tane yaylası vardır. Bunun yanında, Soğanlı Gölü ve Katraç gölleri de vardır. Mayıs 15-30 tarihleri arası yaylaya çıkarlar. Yaylaları genelde düzdür ve hayvanların beslenmelerine uygun bir bitki örtüsü vardır. Köy düzdür. Kışın kayak yapılabilecek bir köy varsa tek olarak Meşeköy diyebiliriz.
Ulaşım olarak tabii ki minibüs, taksi, kamyon vb sayabiliriz. Kışın ortasında bile, güneşin en geç battığı veya kışın güneşten en çok yararlanan köydür. Yazın köyün nüfusu bayağı kalabalık olur. Özellikle Rize’de oturanlar yaylayı ve köyü şenlendirirler. Meşeköy, en çok Bursa’ya göç etmiştir. İkinci sırayı ise İstanbul almaktadır. Ayrıca, bu köyün insanları ağaç işlerinden anladıkları için Van, Bingöl gibi illerimizde atölyeleri vardır. Köyde en çok büyük baş hayvancılık yapılır.
Üç yıl kaldığım bu köyde evlenme oranı oldukça düşüktür. Düğünler de tipik bir Karadeniz düğünü gibidir. Kemence çalıp horon teperler.
Köyde en çok bulunan akrabalar Havuz, Kurt, Kahraman, Tuğcu vb Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Tülay Tuğcu’nun da Meşeköylü olduğu söyleniyor fakat elimizde resmi bir belge yok, sadece canlı bir kaç kaynaktan bu bilgiyi aldık. Meşeköy halkının, Gavuz veya Gagavuz Türklerinden geldiği de söyleniyor.
Son olarak köyde bir tane camı ve lojmanı vardır. Okulu ise üç yıldır öğrenci olmadığından kapalıdır.
BEKARAYDIN/11.11.2006
VANE
İlçeden yedi km uzaklıkta, yeşilliklerin bol olduğu köyün eski adıdır. Yeni adını ise, yer altından çıkan, yaklaşık 100 C ılıca suyundan alıyor. Ilıca Köyü.
1950’lı yıllarda, ilçemizdeki elektrik santralını ve o santrale su götürecek olan barajların yapım işini alan Macar mühendislerden biri, eline bir avuç toprak aldı ve orda bulunanlara :”Bakın arkadaşlar! Bu toprak şimdi çok verimli. Fakat bu böyle devam etmeyecek. Öyle bir zaman gelecek ki, bu toprak fakirleşecek yanı tamamen verimsiz bir duruma gelecek.”dedi. Gerçekten de o zamanlar, köyümüzün toprağı çok verimliydi. Mısırın koçanı tanelerle dolu, taze fasulyeler ise sırıkları eğecek kadar çoktu. Hele patates…Onu ateşte pişirip ta yiyebilmek için yanında bir o kadar da su içmeniz gerekirdi. Meyvelere gelince, Yarabbi! Ne güzellikler yaratmışsın sen. Armut, elma ve erikler dalları kıracak nerdeyse; o kadar çok olurdu. Hele kara lahanası var ya (gel ki ben hiç sevemedim) dolmasını veya çorbasını yiyen kişi bir daha yemek istiyor. Bu kişi, köyümüzden değil de başka illerin insanı bile olsa aynı isteği duyuyor. Gerçekten de dolmasının tadı başka oluyor. O zamanlar, tarlasından aldığı ürünü satmak isteyen olursa sata bilirdi. Gerçekten, satabilecek kadar çok yetişiyordu.
Bundan 25-35 yıl önce, köyümüz çok kalabalıktı. üç tane bakkal, otel vb vardı. Artık toprak verimsizleşmeye, insanlarımız da yavaş yavaş gurbetin yolunu tutmaya başladı. Bazı mahallelerde kedi fare bile kalmadı desek inanın. Yanı o Macar mühendisin dedikleri bir bir çıkıyor , kehanet gibi gerçekleşiyor desek yanlış olmaz. Bu köyde yaylacılık bir tutkudur. Hele bir de mezra olayı var ki yayla kadar etkiler insanımızı. Bahar ayı gelince, önce mezraya çıkılır, bir iki ay kadar kalırlar, oradan da ver elini yayla. Büyük Yayla, Çağırankaya , Aşağı Yayla…saymakla bitmez . Hepsinde ayrı bir tat, ayrı bir hava vardır. Eskiden yol deyince herkesin aklına ayakla gidilen yol gelirdi; yanı patika yolu. Köyden mezraya, mezradan yaylaya sonra aynen yayladan mezraya, mezradan da köye inerken ev eşyaları hep kadınlarımızın, kızlarımızın sırtında taşınırdı. Sanki bu yük taşımak onların kaderi olmuştu. Fakat, bu son 20 yıl içinde çok şeyler değişti. Yaylalara araba yolu, elektrik bile geldi. Artık insanımız, bir kuzu için yada bir yorgan için bile bir araba kiralayacak kadar rahata ve zevke kavuştu. Yaylaya iniş v e çıkışta çok eğlenceli olurdu. Birbirlerini sevenler, yaylaya çıkacakları gün birbirlerine randevu verir ve yolda buluşurlardı. Yemek molasında veya yürürken bir birlerine atma türkü atarlar veya horon teperlerdi. Çember oluşturup ta oynanan oyunları gören insan, bunlar yük taşımayı galiba eğlenceye dönüştürüyorlar der. Evet, o zamanın insanları sabırlı sevecen ve saygılıydı. Türkü atışmaları bile düşüncelerini yansıtırdı:
“Masa üstünde ferman,
Okurum zaman zaman.
Uşak alırım seni,
Hakim olduğun zaman.
Vane’de ağalık, eşkıyalık, zorbalık, kan davası gibi çağ dışı olaylar yaşanmamıştır. Yalnız, yumruğunu masaya vuracak, yüzüğün içinden mermi geçirecek kadar da keskin nişancılarımız vardı.
Köyümüzde, bir ara ikiye çıkan ama nüfus azlığından dolayı yine bire düşen bir okulumuz, sağlık ocağı, beş ayrı yerden ulaşıla bilecek yolları vardır. Herkesin kapısına su akar. Bu köyde uzun süre muhtarlık yapan rahmetli Ali Öztürk’ün hizmetleri çoktur. Ayrıca, 70 yaşın altında bulunan ve okula gitmiş kadın, erkek yanı köyün tamamının öğretmeni olan rahmetli Mahmut Aksu’yu unutmak nankörlük olur.
Bundan 17 yıl önce, bir arkadaşım bana ansiklopedik İngilizce bir sözlük vermişti. Bir gün sayfalarını karıştırırken, Vane kelimesi gözüme çarptı. Tam bir sayfa ayırmıştı bu konuya. Okudum. Gerçekten de o Macar mühendisin dediği gibi yazmıştı: “Vane:Gittikçe fakirleşen, azalan, verimsizleşen toprak.demektir.” evet aynen böyle yazmıştı. Zaten her yıl mutlaka bir aile değişik şehirlere (özellikle İstanbul) göç etmektedir. Vatana olan bağlılığı ise, Kurtuluş Savaşı’nda verdiği şehitler ve Taksim meydanında bulunan Veysel’in heykeli herhalde anlatmaya yeter.
BEKARAYDIN/İstanbul/14.07.2006
CAĞ KEBABI
İspir ilçesini üç, dört defa gördüğüm Erzurum’u, geçen yıl okul arkadaşım ve dert ortağım sayesinde ziyaret ettim. Köylüm ve baki dostum Şaban Katar, yıllardır Almanya’da oturuyor. O, vatandan ayrı kalmanın hasretini çekerken, ben de yalnızlığın girdabında nefes tüketiyordum. İkimizin de hayalinde cağ kebabını görmek vardı.
Geçen yıl Şaban, birkaç haftalığına Almanya’dan gelmişti. Bana;” Aydın, 10-15 yıl üstüne geldim. Nasıp bir daha gelebilmek. Onun için gelmişken gezebildiğim kadar gezeceğim. Vatanımın toprağını çok özledim.”dedi. Şaban ile önce İstanbul’da buluştuk.Bir iki gün ara ile İkizdere’ye geldik. Kararlaştırdığımız bir gün o yanına çocuklarını aldı ve yola çıktık.” Aydın, nasıp olursa, kaza bela olmazsa Erzurum’a gideceğiz. O yerin Cağ Kebabı’nı çok met ediyorlar; tadına bir bakalım. Hem de Erzurum’u gezip görmüş oluruz.” dedi. Ben de neden olmasın. Zaten işim yok, gezelim-görelim, Allah, yolumuzu açık eder inşallah diyerek yola çıktık. Şaban, anlaşılan vatanın sadece aşını- toprağını değil, soğuk sularını da özlemiş olacak ki, her çeşmenin yanında duruyor, arabayı kenara çekip o soğuk sulardan, sanki hiç su içmemiş cesine kana kana içiyordu. Erzurum’a ilk defa gideceğimiz için, giden ağabeylerimizden biraz ön bilgi aldık. Onlar bize;” Erzurum, küçüktür. Öğleye kadar gezer bitirirsiniz.” demişti. Fakat, biz iki veya dört saatte ancak bir caddesini gezince, yanılmış olduklarını gördük. Gerçekten de öyle….Erzurum, bir iki saatte gezilebilecek kadar küçük değildi.
Gittiğimiz de hava çok sıcaktı. Erzurum’a yaklaştığımızda bir serhat şehrine yada doğunun kalesine geldiğimizi belli ediyordu. Bir çok fabrika veya iş yeri dumanlarını gökyüzüne doğru adeta pompalıyordu. Bu şehrin insanlarının tembel tembel oturan insanlardan oluşmadığını ispat etti bizlere.Hele hele askerlerin geçişi, tanklar ve uçakları görünce ben de Şaban’a: Bak Şaban bu Mehmetçiklerimiz işte…Bunların eksikliğini Allah bize göstermesin, dedim. O da Amin diyerek bana katıldı. Bunlar olmazsa, çevremiz düşmanlarla dolu, hemen, bir anda bizi yutarlar dedim. Fazla uzağa gitmeden, Erzurum’un o meşhur Cağ Kebabı’nın tadına bakalım diye, lokanta aramaya başladık. İnanır mısınız, nerdeyse her 10 metrede bir lokanta, hangisine gideceğimizi bile şaşırdık kaldık.Neyse birine gitmeye karar verdik.Arabamızı lokantanın kapısına park ettik. Hemen içerden garsonlar gelerek bize, “Buyurun beyler. Hoş geldiniz!...” diyerek lokantaya davet ettiler. Oturduk ve hemen o sihirli kebabın siparişini verdik. Biz tam yedi kişiydik ve adam başı iki porsiyon istedik. Yanında getirdikleri garnitür çok zengindi. Kebapları beklerken biz yine, kendi aramızda Erzurum’u’ konuştuk. Neyse, beklediğimiz ve hayal ettiğimiz o kebaplar geldi. İnanın, görünüşü bile diğer yemeklere benzemiyordu. Yemeğin yarısında biz ikinci siparişi de verince, bizim o şehre ilk defa gittiğimiz anlaşıldı. Tertemiz bir lokantaydı doğrusu. Yemekleri yedik ve ardından çaylarımızı getirdiler, içtik ve hesapta öyle fırsatçı yada ateş pahası değildi. Bizi kapıya kadar yolcu ettiler ve;”Yine bekleriz.” diyerek teşekkür ettiler.
Erzurum’un Oltu Taşı’nı bilmeyen yoktur sanırım. Birer tane alalım dedik ama hakiki Oltu Taşı’nın satıldığı yer biraz uzakta olduğundan ve çocuklarda sıcaktan bunaldıkları için gidemedik. Şaban’ın en çok sevdiği semaverlerden iki tane aldık.Bayanlarda kendi istediklerini aldılar ve yola koyulduk. Gelirken, şehrin o caddeleri, insanların o hamarat çalışmalarını tekrar görünce, sanki bize:”Nereye gidiyorsunuz? Daha gezilecek çok yerimiz var.” der gibiydi.
Biz, minibüse binip geri dönerken, Şaban’a şunları anlattım: Dinle Şaban, Erzurum, değil başbakan, şimdiye kadar bakan bile çıkaramamış. Fakat gel de şu imkânları, tesisleri, fabrikaları gör bakalım. Bir de Rize’ye bak! İki başbakan ve bir çokta bakan çıkarmış..Rahmetli Zihni Derin olmasaydı, acaba Rize’nin hali ne olurdu? Artık, ne demek istediğimi anladın inşallah. Şaban’da; “Anladım, Aydın’cığım.” dedi. Yolumuza devam ettik ve çok şükür, kazasız, belasız İkizdere’ye geldik.
Gidin ve görün bakalım. Bize hak verecek misiniz?
BEKARAYDIN/İstanbul/21.07.2006