Own free website with 1 GB free space?
   
  ASLINI İNKAR ETMEYENLER
  HİKAYE
 
      İNEK VERGİSİ
Ülkemizdeki siyasal hayat, ister istemez halkımıza da yansımıştır. Onların, devletçi görünüm kisvesi altında halkımız bazen inim inim in- letilmiştir. Halkın sırtından alınan dolaylı veya dolaysız vergiler, insanı- mızı canından bezdirmiştir. Köylerde yaşayan halk, savaşın ezikliğini, fakirliğin en alasını çe- kiyordu. Tahsildar denen adam, köye ayda bir veya iki ayda bir geliyor- du.Bu tahsildarın çok geniş yetkileri vardı. O zamanlar, minarelerden Türk- çe ezan okumayanları da ilgili yerlere şikayet ediyordu. Asıl görevi vergi toplamak olan bu memur, evdeki hayvanlardan sayısına göre vergi alırdı. Şayet, her hangi bir vatandaş vergi vermemek için hile yaparsa yada hay- vanlarının sayısını az söylerse, doğrusunu bulduklarında iki kat ceza alı- yordu. Fakir ve yoksul olan halk, hayvan vergisini ödememek için, tahsil- darın geleceği zamanı tahmin eder ve o gece hayvanlarını ormana götü- rür ve gidene kadar evine dönmezlerdi. Köylünün bir tanesi, tek kalan ineğinin parasını ödeyemez durumda olduğu için, ineğinin arka ve ön ayaklarını bağlayarak kendi yatağına yatır- mış ve yorganı da başına örtmüştü. Tahsildarı kolaylıkla aldatacağını düşün- düğü için, içi rahattı. Neyse, beklenen tahsildar geldi ve kapıdan seslendi: _Heey Hane sahibi! Aç ahırını bakalım. Alayım şu vergiyi de gideyim. Da- ha gezilecek çok yerim var, dedi. Evin sahibi, hemen kapıya çıkıp: _Hoş Geldiniz Efendim! Ama benim hiç hayvanım yok, dedi. Tahsildar: -Hele sen şu ahırı bir aç bakayım, göreyim dedi. Birlikte ahıra gittiler. Ger- çekten de ahırda hayvan yoktu. Tahsildar Bey biraz da kızarak: _Bana doğruyu söyle.Senin hayvanın yoksa, nasıl geçiniyorsun ki? diye sor- du. Adamda birazda utanarak: _Ne yapayım yanı? Parasını ödeyemiyorum mecburen sattım, dedi. Tahsildar adam birlikte konuşurlarken, o arada inek, odadan bağırmaya başladı: _Maaaaaaaaaaaaaaaaaaaa!... Tahsildar hemen atıldı: _Bu ses ne peki! Adam: _Yaşlı bir anam var, hasta ve felçlidir, konuşamaz: Benden su istiyor, dedi. Tahsildar: _Ben, anneleri çok sever ve sayarım. Hele de hastaysa…. dedi. Adam: _Olmaz efendim! Annem erkeklere görünmek istemez. Hele de yatak odasında asla ve katiyen olmaz dedi. Tahsildar, bu işte bir oyun olduğunu anladı: _Ne fark eder baba! Senin annen benimde annem sayılır.Mutlaka göreceğim, de_ di. İkisi birlikte yatak odasına girdiler. Yatakta yatan inek, başını kaldırdı ve o- daya gelenlere bakıyordu. Tahsildar, sınır küpü oldu. Adama: _Demek, bu senin hasta ve felçli annen ha! Vergi kaçırmaktan şu kadar, ineğin vergisi de bu kadar, yazdı çizdi adama makbuzu uzattı. Adamda, mecburen yazı- lan parayı ödedi ve Tahsildar Bey gitti. Adam, bir oyun oynayayım ve bu ayki hayvan vergisinden kurtulayım derken, İki hayvanın vergisini ödemek zorunda kaldı. EZELDENBEKAR/İkizdere/19.02.2008

               

                   HOŞGÖRÜYE  BAK

         Bizim  Manisalı  hem şehrimiz, öğretmen  olarak Kara-

denizin şirin bir  iline, oradan da bir ilçesine atanır.  Özellik-

le,  göreve kışın  başladığı için,  bölgenin  güzelliklerini gör-

metken  mahrum kalmıştı.

        Gerçektende öyledir.Kışın Sibirya  soğuğu  yazında  ha-

rıka  bir  yeşillik  sunar sizlere  tabiat  ana. Yılsonu  tatili  yak-

laşınca  memleketine sık  sık  telefon  eder;yaz  ile  kış  arasındaki  bu  uyumsuzluğu anlatır  sanki. Babasına bölgenin  insanlarından,  soğuk  sularından  yemyeşil  ormanından  bahsedince,  babası da  dayanamaz,  tamam  oğlum,  bu yaz  tatilinin  bir  kısmını  orda  geçirelim  barı  dedi. Okullar  tatile  girmeden  2o gün  önce  bavulunu  kaptığı  gibi,  oğlunun  yanına  gitmek  için  yola  koyuldu.Aradan  bir  gün  geçti-geçmedi  hemen oğlunun  görev  yerine gitti.

         Oğlum  haklısın,   dediğin  gibi,  hatta  az  bile  demişsin. Keşke  paramız  yeterli  olsa da  her  yeri  gezebilsek. Bir  iki  gün  ilçeye  kaldıktan  sonra, en çok  rağbet gören yerlerden  başladılar  gezmeye. Bir  yanda,  boyu  en  fazla   bir  metre  olan  makiliklerin  yanında,  boyu   metreleri  bulan  ve  ağacın  hemen  her  çeşidine  rastlayan  bu  Egeli  arkadaş,gerçekten  bayıldı  Karadeniz’e. Oğlunun  anlattıklarına  göre,  Ayder  ve  Rize’nin  bir  çok  yerini  gezdiler.  Bir  günde   Trabzon’a  gittiler. Gezmişken  barı  iyi  gezelim,maddiyatımız  yetene  kadar. Trabzon’da  gezerken,  tabii  Sümela Manastırı,  Saint  Benotit Kilisesi’ni  gezmeden  olmaz. Dolaşırken,  baba kiliseyi  görünce içeri girmeye  karar  verdi. Oğlu da,  baba nereye  gidiyorsun diye  sorunca, babası: Kiliseye  gidiyorum  dedi. Oğlu da: Baba  bugün  cuma ve  ezan  vaktı,  bende camiye  gideceğim  dedi.

Babası: Tabii  oğlum  gidebilirsin fakat  benim kiliseye  gittiğimi  kimseye   söyleme, çok ayıp  olur  dedi.

      ASİNKET/15.09.2007
    
            UYUZ
 Turgut Demir ile Şenay Akıncı, Karaağaç Köyü’nde aynı okula giden 100 öğrenciden ikisidir. Karaağaç Köyü, şehirden 50 km uzakta, dağlık ve ormanlık bir köydür. Köy tarım ve hayvancılıkla geçinir. Yazın Boztepe Yaylası’na çıkar, hayvanlarını otlatır ve en geç üç ay içinde tekrar köye inerler. Köyde göç olayı olmadığı için çok kalabalıktır. Köyde herkes kışlık yiyeceğini alırken, hayvanları için gerekli yem ve samanlarını da alır ve kışa böyle hazırlanırlar. Turgut ile Şenay bu köydeki okula gidiyorlar. Sabahları bazen Şenay onların evine gelir, Turgut biraz uyku meraklısı olduğu için annesi onu çok zor uyandırırdı. Bu yüzden, okula geç gider, öğretmeninden azar işitirdi. Şenay,Turgut’un kahvaltısının bitmesini bekler, hatta bazen onların evinde kahvaltı yaptığı da olurdu. Sonra hazırlanır ve birlikte okula giderlerdi. O kış çok kar yağmış, kimse evinden dışarı adım atamamıştı. Herkes, evinin kapısındaki yağan karı ölçüyor; kimi 5 metre diyordu, kimi 4 metre… Herkes hastalanmıştı.Nerdeyse, evinde hastası olmayan kalmamıştı. Kimse şehre gidip de ilgili makamlara haber vermeye cesaret edemiyordu. Bu hastalık, Turgutların evini adeta hastaneye çevirmişti: Babası grip, annesi boğmaca, kendiside uyuz hastalığına yakalanmıştı. Turgut’un elleri boş durmuyor, habire kaşınıp duruyordu. Kimse, evinden dışarı başka birinin evine gidemediği için, kimse kimseye yardım edemiyor, herkes kendi başının çaresine bakmaya çalışıyordu. Tam bir hafta durmadan kar yağdı. Sonunda güneş yüzünü gösterdi. Muhtar, evinden çıktı, yanına köyden birkaç kişi alarak köyü gezmeye başladı. Her evden gelen inleme, ağlama ve öksürük seslerinden, köyün halini anlatıyordu zaten. Muhtarın evinin yakınında bulunan Turgutların evine uğradı. Herkes ateşin etrafında çember olmuş, koyun koyuna yatıyorlardı. Muhtar, onlara seslendi: ---Hele biraz daha sabredin, kar biraz daha sinsin, bu adamlarla şehre gideceğim. Kaymakamlığa gidip bu hali anlatacağım. İnşallah bizi dinlerlerde yolu açarlar. O zaman sizi ve diğer komşularımızı doktora götürürüz. Hele biraz daha sabredin, demiş. Aradan iki hafta geçti. Ne kar sindi ne de muhtar şehre gidebildi. Köylüler toplandı.10-15 kişi, ellerine kar küreklerini alarak şehre gitmeye karar verdiler. Köylüler, nerdeyse sevinçten bayram edeceklerdi. Yol açılacak, köye araba gelecek, doktor gelecek ve kaymakam gelecekti. Köy yolları selden tamamen kapanmıştı. Adamlar, yarı yoldan geri döndüler. Sadece okulun ve caminin yolunu açabildiler. Çocuklar okula gitmeye başladı. Muhtar ve köylüler camide sık sık toplanıyor, yolu nasıl açacaklarının hesabini yapıyorlardı. Şenay, her zamanki gibi erkenden kalktı, kahvaltısını yaptı ve çantasını omzuna takarak okula doğru yola çıktı. Tabii ki her zaman yaptığı gibi yine Turgut’un evine gelince, kapıdan bağırdı: “Turgut! Turgut! Haydı gidelim. Geç kaldık!” dedi. Annesi de gelsene kızım!.. Şenay istemeye istemeye evlerine girdi. Çünkü: Turgut’un uyuz hastası olduğunu ve bulaştırdığını anası ona söylemişti. Çok ısrar etmelerine rağmen masaya oturmadı ve ayakta beklemeye devam etti. Neyse Turgut yemeğini bitirdi, çantasını omzuna takarak evden çıktı ve o önde, Şenay arkasından gidiyorlardı. Turgut, çektiği acı ve ağrıları anlatıyor, Şenay’da: Eyvah Eyvah!... diyerek üzüntüsünü belli etmeye çalışıyordu. Ben okuyacağım, doktor olacağım diyordum. Bu hastalığa yakalanınca doktor olmadan öleceğimi düşünmeye başladım. ----Acaba ölseydim üzülür müydün? diye sordu Turgut. Ses yok. Tekrar sordu: ---Şenay, sana soruyorum; ölseydim çok üzülür müydün? yine ses çıkmadı. Geriye dönüp baktığında Şenay yoktu yanında. Aman Allah’ım diyerek korktu ve geriye dönerek, eve doğru koşmaya başladı. 15 metre ilerde ince ve ağlamaklı bir ses duydu. Şenay, karların içine adeta kaybolmuş, kafası ve elleri görünüyordu. Elleri soğuktan kızarmış ve ağlıyordu. Turgut, elini hemen uzattı: ---Hay Allah !.. Şu aksiliğe bak. Şenay, uzat elini !...Çabuk! dedi. Şenay, elini uzatmadı. Git anneme söyle, o gelsin, dedi. ---Yahu Şenay, ben eve gidip gelene kadar, sen burada donarsın vallahi. Uzat elini! dedi. Şenay, bu defa sınırlı ve birazda alaycı bir tabirle: ---Sen uyuzsun, uyuzlusun. Beni de bulaştırırsın.Sana elimi vermem dedi. Turgut, utandı, sıkıldı, öfkelendi ama belli etmemeye çalışarak: ---Haklısın Şenay. Ben uyuzluyum, senide bulaştırırım. Tamam.Gidip annene haber vereyim, gelip seni buradan çıkarsın. Biz gelene kadar, donarak ölürsen hakkını helal et, dedi. Hızlı adımlarla evlere doğru koşarken: Uyuzlu Turgut, uyuzlu Turgut… diyerek koşuyor, bir yandan da ağlıyordu. Annesine haber verdi. Oğlum, sen neden elini tutup ta çıkarmadın oradan diye yarı sitemli bir şekilde sordu: ---Haklısın Teyze. Ama ben uyuzluyum, kızını bulaştırırım, dedi. Annesi: ----Oğlum, şimdi bunun sırası mı? deyince, Turgut’ta: ----Ben demedim, kızın dedi teyze. Bana elini vermedi. Kızın yanına vardıklarında, Şenay ayağa kalkmış, ellerini ovuşturuyor ve bir yandan da ağlıyordu.Kızını sırtına alıp eve götürdü. Beş gün daha kız okula gidemedi. Yaz geldi. Köyde hastalığı atlatanlar baharın gelişini sevinçle karşılarken hastalıktan kurtulamayan Turgut’un anne ve babası o kış ölmüşlerdi. Şenay, ilkokuldan sonra okumadı. Turgut’u parasız-yatılı bir okula verdiler. Aradan tam 10 yıl geçmişti. Şenay büyümüş ve gelinlik çağına gelmişti. Köyden, kendisini isteyen çıkmadı bugüne kadar. Hatta, arkadaşları ona evde kalmış diyorlardı. Bir gece kapılarını biri çaldı. Kalkıp kapıyı açtığında, acaba beni mi kaçıracaklar diye korkudan dili damağına yapışmıştı. Kızın korktuğunu anlayan yaşlı dede: “Korkma kızım korkma! Biz eşkıya falan değiliz. Baban nerde?” diye sordu. Dedenin arkasında iki kadın ve üç erkek daha vardı ve hepsi de silahlıydı, tepeden tırnağa kadar. O gece, geç saatlere kadar oturdular, yemekler yendi, çaylar içildi. Derken iş konuşulmaya başlandı: “Allah’ın emri, peygamberin kavliyle, kızınız Şenay’ı oğlumuza istemeye geldik.” dediler. Şenay, kapı aralığından konuşulanları dinliyordu. Kızın babası da: “ Hele kıza bir soralım, bakalım o ne der” diyerek misafirleri uğurladı. Babası ve annesi, konuşulanları kızlarına söylediler ve bir hafta kadar düşünmesini ve sonrada kesin kararını vermesini istediler. Şenay, o gece kara kara düşündü, derinlere daldı, ağladı. Sabah, babasına: “Bir hafta düşünmeye gerek yok.Siz nasıl uygun görüyorsanız öyle olsun.” diyerek razı olduğunu belli etti. İki gün sonra adamlar tekrar geldi, nişanları taktılar. Bir hafta sonra, nazar değmesin köyde dillere destan büyük bir düğün oldu. Şenay, köylerinin karşısındaki Karaağaç Köyü’ne gelin gitti. Turgut, on yıllık uzun bir aranın ardından köyüne geldi. Anne ve babası olmadığı için, köydeki evinde yalnız yatmasına muhtar razı olmadı ve onu bir ay kendi evinde ağırladı. Akşamları millet, muhtarın evinde toplanıyor, Turgut’a sorular soruyor, onu sanki hiç bırakmayacaklarmış gibi seviyorlardı. Turgut, doktor olmuştu. Hem de Avrupaları gezen bir doktordu artık. Köylüleri muayene ediyor, onlara ilaçlar veriyordu. Bazı durumu ağır olanları, şehirde tanıdığı diğer doktorlara gönderiyordu. Turgut, sınavlarını kazanmış, doktor çıkmıştı. Tayını de yakında çıkacaktı. Kısa bir süreliğine köyüne gelmişti. Bir hafta sonra Turgut, radyodan hangi köye veya şehre tayınının çıktığını öğrendi. Evet, Tayını Karşı köye, Karaağaç Köyü’ne çıkmıştı. Orada bulunan herkes sevinçle: “Yaşasın !.. Tam karşımızdaki köye tayını çıktı. Allah’ımıza Şükürler olsun!” diyerek sevinçten ağladılar. Turgut, o gece anne ve babasını düşündü. Ağladı uzun uzun. Hem sevinçten hem de anne ve babasının bu günü görememelerinden dolayı. Sabah kalktığında gözleri kızarmıştı. Herkes durumu bildiği için, kimse ona bir şey sormadı. Turgut, herkesle helalleşti, kucaklaştı ve şehre doğru yola çıktı. Hemen başkente giderek tayınının hangi köye çıktığının ve diğer evraklarını da alarak, dedikleri köye gelerek, görevine başladı. Radyodan duyduğu doğruydu ve Kendi köylerinin karşısındaki köy olan Karaağaç Köyü’ne tayını çıkmıştı. O artık, çiçeği burnunda bir doktordu. Turgut, hastanenin tek doktoru olduğu için istirahat edemiyor, sabahları çok da erken kakıyordu. O sabah, yine erkenden kalkmış, elini, yüzünü yıkamış, kahvaltısını yapmış ve görevine başlamıştı. İlk hasta bir bayandı. Görevli memur, ismini okuyarak, onu doktorun muayene odasına çağırdı: ---Şenay Yılmaz, bayan, buyurun doktor bey hazır, dedi. Kadın hemen doktorun odasına girdi. Doktor: ---Ne şikayetiniz var bayan? Anlatır mısınız? ---Doktor bey, ben çok fazla kaşınıyorum. Galiba uyuz oldum diyecekti ki, ---oldum, diyemeden masanın üstündeki yazıyı okudu: ---Doktor Turgut Demir… Sen o Turgut musun? Dedi. ---Evet ben doktor Turgut Demir. Siz beni nerden tanıdınız peki ? dedi. ---Şey… Ben de Şenay Yılmaz. Yanı, Şenay Akıncı. ---Tamam hatırladım, dedi doktor. Ama korkma sakin artık ben uyuzlu değilim, dedi. --- Evet sen değilsin ama ben uyuz oldum, diyecekti ki yere düşüp bayıldı. HEPBEKAR/07.05.2007
KURUSUN KARADENİZ

Hasan Akkeçili, eşi, kızı ve oğlu, kan davası yüzünden köyünden mecburen göç etmişlerdi. Hasan, evinde ve çevresinde çok sevilen, sayılan bir adamdı. Kan davası ise, akrabalarının bir çayır yüzünden, karşıki akrabadan iki kişiyi öldürmesiyle başlamıştı.

Babadan dededen kalma evlerini ve arazilerini satarak, ellerine geçirdikleri üç, beş kuruş ile geldikleri bu köyde küçük bir ev ve etrafında da ufak bir bahçe satın almışlardı. Aralarında iki yaş farkı olan kızı Saniye ve oğlu Şahin, köydeki okula devam ediyorlardı. Anneleri Aliye ise sabah erkenden kalkar, onların kahvaltısını hazırlarken, kendileri de tekrar masa kurmamak için onlarla birlikte kahvaltılarını yaparlardı.Çocuklar okula giderken anne Aliye hanım, ev işlerine başlar, babaları Hasan’da, iş bulamadığı için köydeki kahveye giderdi. Öğle yemeği için çocukların okuldan geliş satını ayarlar, onlarla birlikte eve gelir, yemekleri birlikte yerler sonra çocuklar okula, o yine kahveye takılırdı. Kimseyle oyun oynamaz fakat millet ısrar edince, onları kıramaz ve masalarına oturup sohbetlerine katılırdı.

Bir gün kahvede sohbet ederlerken, adamın biri ona:” Yahu Hasan Bey! Sen buraya nasıl düştün?” İçlerinden biri adama kızgın bir şekilde bağırdı:”Sana ne lan!” Nerden geldiyse geldi. Sana hesap vermek zorunda mı?” deyince, diğerleri de: “Çok doğru dedin vallahı” diye herkes tepkisini gösterdi. Hasan, başını yere eğdi; ağlamaklı bir durumdaydı. Başını kaldırdı ve oradakilere:”Arkadaşlar! Herkes bilsin ve bu soruyu bir daha bana sormasın. Ben, hasım sahibiyim. Kan dökmekten ve adam öldürmekten nefret ettiğim için buraya kaçıp geldim. İsterseniz, şimdi beni o adamlara haber verin, gelsinler ve vursunlar beni de, siz de bende kurtulmuş oluruz; tamam mı?” Orada bulunan herkes, soruyu soran adamı, nerdeyse linç edeceklerdi. O adam, ayağa kalktı ve Hasan’ın yanına gelerek özür diledi, helallik aldı. Gerçekten de o günden sonra hiç kimse, çocuklar bile onlara nereden geldiniz diye sormadı.

Aradan çok zaman geçti. Oğulları Şahin ile kızları Saniye okulunu bitirmişlerdi. Hasan Bey ve ailesi, o mahallede gerçekten çok sevildiler. Artık onu aralarında görmeden, ne kahvedeki adamlar sohbet edebiliyordu ne de ev hanımları, Aliye Hanım’sız yapabiliyordu. Hani derler ya, etten bir yumruk olmuşlardı.Şahin, 20 yaşına gelmişti. Köyden, onun sevdiği kız ile evlenmesinde, aralarındaki dostluk bağları daha da kuvvetlenmişti. Kapı komşuları Hamdı’nın kızı Özlem ile evlendirmişlerdi. Aliye Hanım, varsa yoksa Özlem diyordu da başka bir şey demiyordu. Onu, kızı Saniye’den bile çok sevdiğini uçan kuşa söylüyordu, hem de defalarca…

Bir gün Hasan Bey, kahvede arkadaşlarıyla otururken içlerinden biri ona seslenir: yahu Hasan Bey, sen çalışmak nedir bilmez misin? Bak, burada ki arkadaşların hepsinin bir işi, gücü var. Sabah erkenden evden çıkarlar, akşama kadar çalışır, Allah ne verdiyse der evin e dönerler.Akşam yemeğini yer sonrada bu kahveye gelirler demiş. Hasan Bey:Niçin çalışmam, olur mu öyle şey? Ben, usta bir balıkçıyım. Memleketteyken vardı; ancak buraya geleceğim için mecburen sattım. Tabii şimdide para olmadığı için yenisini alamıyorum,dedi. Düşündüğün şeye bak! Bize ortak olursun dediler. Hayır, ben ortak işte çalışmam. Bana hiç şans getirmedim ortaklık, kusura bakmayın. Ortak iş yapmam dedi. Oradakilerin hepsi, hep bir ağızdan: Sana borç verelim; çalıştıkça ödersin. Tamam dedi Hasan Bey. Kim verebilir bana borç ve ne kadar? Hepsi bir ağızdan: Hepimiz ve istediğin kadar, dediler.Hepsine teşekkür ederek sevinçle evine geldi. Durumu ailesine anlattı. Ertesi gün şehre giderek kayık fiyatlarını sordu. Almışken en iyisini, en sağlamını almalıyım diye düşündü. Akşam tekrar kahveye gitti. Kendisine para verecek olanların hepsi parayı verdiler. Ertesi sabah, yanına birkaç adam alarak şehre gittiler. Konuştular, pazarlıklar yapıldı. Hatta biraz daha indirimde yapıldı. Yeni kayık alındı.Cuma günü kurban kesilerek sefere çıkılacaktı.

Hasan Bey, kendisi gibi balıkçılıktan anlayan oğlu Şahin’i yanına alarak balıkçılığa başlamıştı. En iyisi, her ikisi de birer meslek ve iş sahibi olmuşlardı. Akşam eve gelirken, tuttukları balıkları balık pazarında satıyor, birkaç kilo da eve getiriyorlardı. Akşam yemekleri neşe içinde yeniyor sonra hanımlar ev işlerine dalarken, beylerde kahveye gidiyordu.

Balıkçılık işi zevkli ama zor ve tehlikeliydi. Hele denizin ortasında bir fırtınaya yakalandın mı kurtuluşun yoktu.O çevrede, 10 yıl içinde tam 12 kişi fırtınaya yakalanmış, hatta cesetleri bile bulunamamıştı.Hasan Bey, bu konuda oldukça deneyimli, tecrübeliydi fakat ne zaman fırtına çıkacağını ancak Allah bilirdi.Fakat bir önlem olarak, sabah ufka bakardı, fırtına olup olmayacağını sezerdi ve o gün balığa çıkmazdı. Ailesi, onların geliş saatlerini ezberlemişti. Yemekler hazırlanır ve anne, tepeye çıkar, oradan aşağıya bakardı. Bazen, deniz kenarına gider, kumlara oturur: Allah’ım, onları koru; herkesi de koru diye dua ederdi. Bir akşam, bekledikleri saat çoktan geçtiği halde oğlu ve Hasan Bey gelmemişti. Millete haber verdiler. Onlarda: Üzülme, telaşlanma yenge, belli ki çok uzağa gitmişler. Soğukta beklemeyin gelir onlar diyerek evlerine gitmişlerdi. Aliye Hanım da eve gitti fakat canı rahat etmedi. Hasan’ım denizdeyken ben evde oturamam, diyerek tekrar sahile geldi oturdu. Biraz sonra uzaktan bir karaltı gördü. Tamam işte. Allah’ım sana şükür!... Kayık tam yanına gelince, oğlunun ağlamaktan gözlerinin şiştiğini gördü. Ne oldu oğlum? Baban nerde? Diye sordu. Baba, babam… kelimeyi tamamlayamadan anasının ayakları dibine çöktü ve ağlamaya başladı. Kayık rüzgardan ters döndü. Fırtınaya yakalandık, babaaaaaaaaaaaaaam!..Babam denize düştü ana!.. Kurtaramadım babamı, kurtaramadım.Aoğlunun başını avuçları arasına aldı. Onun kaderiydi oğlum. Gözlerinden yaşlar akıyordu, durmadan. Yaşları, oğlunun saçlarını adeta yıkamıştı.Biraz sonrada gelini ve kızı gelmişti oraya.Köylüler, ağlayan bu sesleri duyunca oraya koştular. Gelin: Babaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa! Hanı, sen beni kızından çok severdin. Şimdi beni niçin bıraktın?Çabuk geeeeeeeeeel!... Bu seslere kim aldırmazlık edebilirdi. Köylüler ise keşke ona para vermesek, o da kayık alamazdı ve şimdi yanımızda olurdu. Bir diğeri de: Vallahı! Her akşam onu kahvede görebilsem, her masrafını ben katlanırdım dedi.

O gece rüyalarında Hasan Bey’i gördüler. Onlara şöyle sesleniyordu: Sakin ağlamayın. Benim ve sizin kaderinizdi bu. Kayıktan kalma üç beş kuruş daha borcumuz var. Şahin oğlum! Sen aynı işe devam ede ve borcumuzu kes. Dedi ve gitti. Aliye Hanım, her sabah oğluyla birlikte sahile iniyor, onu yolcu ediyor ve akşam denizden dönene kadar, oradan ayrılmıyordu. Elinde topladığı taşları hatta bazen büyük kayaları denize doğru atıyor. Var gücüyle bağırarak: Kaaaaaaatillllllll!.. Ne istedin Hasan’ımdan!..Kurusuuuuuuuuuuuuuuuuuuuun!... Kurusun Karadeniz!. Kurusun!... diye bağırıp dururdu.

BEKARAYDIN/26.12.2006
İKİNCİ HAYAT

Kemal, köyde yaşayan ve ailesinin 10 çocuğundan ikincisidir. Onun okul yılları, pek de öyle ahım-şahım bir başarı ile geçmediyse de bile, ben başarılıyım yada falancanın oğlu okulun birincisidir dedikleri çocuklardan da aşağı kalır yanı yoktu. Köyde yaşadıkları için, tek geçim kaynakları tarım ve hayvancılıktı. Babaannesiyle inekleri bekler, çok acıktığı zaman ona, ekmeğin üzerine yağ sürerek getirirdi. Kemal, bir taraftan yağlı ekmeğini yerken, bir taraftan da inekleri, buzağıları yoklar, elindeki çubukla, komşunun çayırına gitmelerine izin vermezdi.

Kemal’în mahallesinde oynayabileceği çocuk çok azdı. Onun için kavga da etseler yine kısa zamanda barışırlardı. Kapı komşularından Ömer Dede, hırsızlık yapmadığı için Kemal’i çok severdi. Peteklerini her sağdığında Kemal’i çağırır, ona pişmiş bal veya ballı ekmek verirdi. Eskiden okula başlama yaşı yediydi. Kemal, okula başladıktan iki ay sonra hastalandı ve babası onu doktora götürdü. Doktor, “Üşütmüştür; bu vereceğim ilaçları kullanmalı ve bu iğneleri de vurdurmalıdır. İyileşene kadar okula gitmeyecek.”dedi. İlaçlar neyse de, iğneleri vurdururken avaz avaz bağırırdı. Hatta iğnelerden kurtarmak için, gizlice bir kaç tanesini alıp kırmıştı.

Bir ay sonra okula başladı, normal bir eğitim alarak, “iyi” derece ile ikinci sınıfa geçti. İkinci sınıfta okurken, bu defada annesi, dizindeki romatizmalar yüzünden doktora gitti. Ayrıca, halasının da ameliyat olması, Kemal’i büsbütün yıktı diyebiliriz. Bütün bu sıkıntılar içerisinde Kemal okumaya devam ediyordu. Üçüncü sınıftayken, babası mideden ameliyat oldu. Aradan fazla bir zaman geçmedi. Bu defada ailesinde bulunan abisi hariç, bütün kardeşleri hastanelik oldu. Dördüncü sınıf, o zamanlar okulun en zor sınıfıydı. Kemal, bütün sıkıntılarını unutmuş, kendini tamamen derslerine vermişti. Kemal, iki arkadaşı ile birlikte üç kişi dördüncü sınıfı “pekiyi” derece ile geçtiler. Özellikle Türkçe, Sosyal Bilgiler ve Fen Bilgisi Kemal’in en sevdiği ve başarılı olduğu derslerdi. Bir üst sınıf öğrencilerine bile kompozisyon yazacak kadar yetenekliydi.

Beşinci sınıfa geldiğinde, yine hastalandı. Bu defada 2 ay okula gidemedi. Dersler ilerliyor fakat Kemal hastalıklarla boğuşuyordu. O sene sınıfını ancak iyi derece ile geçebildi. Onun asıl istediği kaymakam olmaktı. Fakat babası onu okutmaya hiç yanaşmadı. Küçük yaşta çalışmaya başlamış, evinin geçim sıkıntısını babası kadar üstlenmek zorunda kalmıştı. Babasının memur olması ona fazla bir avantaj sağlamamıştı. Üç yıl şurada, burada çalıştıktan sonra, sürpriz bir şekilde babası onu okula göndermeye razı oldu. Artık dünyalar Kemal’in olmuştu. Hemen kitaplarını aldı, okula kendisi giderek kayıt yaptırdı. Eksik kalan derslerini arkadaşlarından alarak okula devam etti. Birinci sınıfı iyi derece ile geçti. İkinci sınıfa geldiğinde, çok sevdiği babaannesini felç hastalığı sonucunda kaybetti. Kemal, artık alışmıştı bu sıkıntılara ve darbelere…Onun için artık kederler, sıkıntılar hayatının bir parçası oluvermişti. Kemal, hiç takılmadan sınıfını geçiyordu fakat babasının ilgisizliği de her geçen gün artarak devam ediyordu. Yaz tatillerinde arkadaşları kırda bayırda oynayarak tatillerini dinlenerek geçirirken, o yaz tatillerinde bile çalışarak okul harçlığını biriktirmeye çalışırdı.

Liseye devam ediyordu. Aklında bu defa kaymakam, hakim, mühendis gibi meslekleri canlandırıyordu. Her gün sabah erkenden kalkıp kahvaltısını yarı buçuk yapar ilçeye giderdi. Akşamda aynı yolu yürüyerek gelirdi. O hiç bir zaman şansına küsmedi, asla isyan etmedi ne kadere ne de şansına. Lise bitti. Üniversiteyi kazanamadı. Kazansaydı bile onu okutacak ne babası vardı, nede abisi. Üniversitede okumak doğrusu parasal açıdan çok zor hatta imkansızdı. Kemal’de bunu bildiği için fazla inat ve umut beslemedi. Açık öğretimi tercih etmek zorunda kaldı. Daha doğrusu bırakıldı. Bir yolunu buldu ve yedek öğretmenlik görevine başladı. Mesleğinin ikinci yılında, kamyonla şehre, görevine giderken, arabası devrildi ve ayakları arabanın tekerleri altında kaldı. Doktora götürdüler fakat kurtarılamadı. Her iki ayağını da o kazada kaybetti. Şimdi yine hayata küsmemiş. Evinin penceresinden sokaktan geçen insan kalabalığına bakıp durur. Bazen canı gezmek isterse, evlerinin yanındaki kahveye gider, arkadaşları ile oturur ve sohbet eder.

Bütün sıkıntılarını unutmuş, sanki böyle dünyaya gelmiş gibi ikinci hayatını yaşayıp gidiyor.

BEKARAYDIN/05.12.2006/İKİZDERE
 
 VERGİ

Ülkemizde, 1938 ile 1952 arası baskı, zorluk, fakirlik yıllarıdır. Halkımız, savaştan yeni çıkmış, iş yok, aş yok. Aynı zamanda da devletin kasası boşalmıştır. Devlet yetkilileri, devletin kasasını doldurmanın yolunu buldu. Bulunan bu yol ise, ahırında her hangi bir hayvandan, sayısına göre vergi almaktır. Halk, az vergi yada hiç vergi vermemenin yolunu bulmaya çalışıyordu. O zamanın vergi memurları yanı tahsildarlar, çok büyük yetkilere sahipti. Aşağıdaki olay bu dönemde yaşanmış olaylardan biridir.

Millet, ahırındaki hayvanın vergisini vermemek için o hayvanı yada hayvanlarını, tahsildarlar geleceği zaman ormana götürür, gizlerdi. İcabında, o gece ormanda bile sabahlayanlar bile olurdu. Adamın biri, ahırında bulunan bir danasını eve getirdi. Ön ve arka ayaklarını bağladı ve kendi yatağına adam gibi yatırdı. Tahsildar geldi; kapıdan, “Heeey! Hane Sahibi!” diye bağırdı. Evin sahibi hemen kapıya çıkarak, “Buyurun Efendim!” dedi. Tahsildar da: “Aç bakalım şu ahırını da, ineklerini sayayım; parasını alayım.” dedi.” Tabii, baş üstüne fakat benim hiçbir tane hayvanım, ineğim yok.”dedi. Tahsildar ise kararlıdır ahırın iççini görmeye. Hemen ahırın kapısını açtırır, içeri girer fakat gerçekten ahırda hiç bir hayvan yoktur. Tahsildar memuru şaşırır: “Yahu be adam, sen kimi kandırıyorsun! Köyde durulurda hayvan beslenmez mi? Adam da: “Haklısın memur beyefendi. Fakat vergisi çok ağır olduğu için hayvan beslemeyeceğim artık, karar verdim.”der. Kapıda, bu kişiler konuşurken, evdeki odada, adamın yatağında yatan inek Mooooo!.. diye bağırmaya başladı. Tahsildar: “Bu ses ne peki?” diye sorar. Evin sahibi de: “Efendim, o benim felç geçirmiş anamdır. Benden su istiyor.” dedi. Tahsildar, bu kez de tutturdu, ben ananı ziyaret edeceğim. Ben hastaları ziyaret etmeyi çok isterim. Hele analar olursa…” Evin sahibi ise: “Olmaz ! Benim anam, erkelere görünmek istemez: Hele şimdi yatağındadır asla senin görmeni istemez. Sen gidince bana kızar, beddua eder.” dedi. Fakat memur bey, inat eder ve eve, odaya girerler. Yorganı kaldırınca bir de ne görsün? İnek, başını kaldırmış, gelen memura bakıyordu. Tahsildar bey, şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı sanki. Sonra tahsildar:”Demek ki senin felçli anan bu haa!.. İşte sana, vergi kaçırmaktan şu kadar ceza, bir de ineğin vergisi… Adam, sözde bir kurnazlık yapayım diye düşünmüş fakat astarı yüzünden pahalı çıkmıştı.

BEKARAYDIN/08.11.2006
  NURAY

Nuray, köyünün en güzel kızıydı. Onu sokakta gören herkes maşallah, ne de güzel kız.; sanki ay parçası gibi derlerdi. Köyde bir düğün ya da cenaze olsa Nuray hemen oraya koşar, duyduklarını ve gördüklerini hemen gelir evine ve arkadaşlarına anlatırdı. Yardım sever ve güler yüzlü oluşu onu, köyün en önemli insanları arasına sokmuştu. Hep ondan bahsedilirdi. Hatta, muhtardan sonra kim gelir diye sorsalar, hemen Nuray derlerdi.

Tarlaya tohum nasıl ekilir? Hasat nasıl kaldırılır? Büyük bir ağaç, istediğiniz tarafa nasıl kesilip devrilir………? Bütün bunların cevabını Nuray’dan almak mümkündü. Güzel olduğu kadar güçlüymüş de.. Köyde, onun bileğini bükecek değil bir kadın, erkek bile zor bulunurdu. Hele bir seferinde köyde büyük bir iddaa başlattılar. Nuray’ i güreşte kim yenerse, Nuray o adamla evlenecekti. Köyde güreşten anlayan tek bir adam vardı. O adam da beş altın madalya almış olan Kara Recep’ti. Güneşli bir bahar sabahı, bütün köy halkı meydana toplanmış, bu güreşi seyredecekti. Hiç kimseden ses çıkmıyor hatta nefes bile almıyorlardı. Tabii ki kadın ve kızlar Nuray’ı, erkeklerde Kara Recep’i destekliyorlardı.

Nuray çiçekli şalvarıyla, Kara Recep’te tam takım güreş forması ile alana geldiler. Halk onları önce gür bir sesle alkışladı, sonrada: Helal olsun sizlere!... Yaşa Varol! diye bağırdılar. Halk, hemen bir çember oluşturup Kara Recep ile Nuray’ı çemberin ortasına aldılar. Hakemliği ise hiç şüphesiz muhtar yapacaktı. O da havluyu boynuna sarmış, elinde düdüğü ile heyecanla bekliyordu. Önce davul-zurna çaldı. Kısa bir oyun faslından sonra muhtar söze başladı: Ey ahali! Duyduk,duymadık demeyin! Köyümüzün iki yürekli insanı, biraz sonra burada bir güreş tutacaklar. Bu güreş karşılaşması ötekilerden çok farklıdır. Çünkü: Bir yanda aslan yürekli Kara Recep, öte yanda ise yine aslan yürekli kızımız Nuray vardır. Recep yenerse Nuray onunla evlenecek; şayet Nuray yenerse, Recep’te bu köyü terk edecek..Ey güreş tutanlar! Üste çıktım diye övünme: Alta kaldım diye üzülme. Bu işte yenmekte var, yenilmekte!...Kara Recep bağırdı: Ula muhtar sen delirdin mi? Üste çıkarsam niye sevinmeyeyim? Yenersem Nuray’ı alacağım dedi. Millet gülmekten kırıldı. Millet sustu;kimseden çit çıkmıyordu. Davullar vurdu, düdük çaldı ve güreş başladı. El-ense sesleri bütün köyde yankılandı. Nuray, Recep’i bacağından yakaladı ve yere vurmaya hazırlanırken, Recep, anı bir hareketle kurtuldu. Halk, gizlice kendi aralarında iddaa bile yapmaya başlamışlardı. Saatler ilerliyor, millet hem acıktı hem de güneşin altında, korunmasız bu kadar beklemek iyice bunaltmıştı onları. Hele Nuray ile Recep’in yüzü gözü ter içinde kalmıştı. Artık millet bitse de gitsek diye düşünürken Recep, o kendisinden pek beklenmedik bir hareketle Nuray’ı belinden kavradı fakat Nuray da aynı çevik bir hareketle Recep’in bu hamlesinden kurtuldu. Millet, artık bu iş bitti derken Nuray’ın kurtulması ile hayalleri suya düştü.

Güreş, tamı tamına üç saat sürdü. Güneş tam tepelerine gelmiş, ışınlarını milletin üstüne dimdik vuruyordu. Millet artık bu sıcağa daha fazla dayanamazdı. İçilen ayran ve sular artık tükenmeye başlamıştı. Halktan bazıları, bu güreş bir an önce bitse de gitsek, ne lazım bize Nuray ile Recep’in evliliği veya güreşi, bana ne… diye düşünenler bile oldu. Hatta bir ara muhtar, güreşi beraber ilan edip bitirmek istedi fakat o kadar halkın istediğine karşı çıkmak olurdu ki, bunu da göze alamam diyerek sesini çıkarmadan hakemliğe devam etti. Millet, tam canından bezmiş, bir an önce bitmesini istediği güreş, nihayet bitiyordu. Kara Recep, anı ve bütün kuvvetini toplayarak Nuray’ı belinden kavradığı gibi yere vurdu. Hatta öylesine sert ve hızlı vurdu ki Nuray, Anam! Diyerek inlediğini duydular. Artık güreş bitmiş, millet yavaş yavaş, bitkin bir şekilde evine gidiyordu. Muhtar güreşin galibi olarak Recep’i ilan etti. Nuray’da bu yenilgiyi kabul etti. Güreş alanını en son Recep ile Nuray terk etti. Nuray Recep’e: Bak Recep, beni yendin, bunda itirazım yok. Seninle evleneceğim. Sözüm söz. Yalnız baba zaman vereceksin, birbirimizi tanımalıyız. Belki senin bende sevmediğin bir yanım, belki de benim sende nefret ettiğim bir tarafımız var, evlenmeden önce her şeyi bilmeli ve öğrenmeliyiz dedi. Recep ise istemeden de olsa tamam dedi. Öyleyse bu akşam oturup uzun uzun konuşalım bu konuyu dedi Recep. Nuray’da hayır bu gece değil, ben sana haber yollayacağım. Canımı sıkma! diyerek alandan ayrılıp evlerine gittiler.

Aradan üç ay geçti. Recep’in anne ve babası birer hafta ara ile öldüler. Artık Recep’in bu dünyada güveneceği, yardım edeceği kimsesi kalmamıştı. Yanı yetim Recep olmuştu artık. Evin bahçesindeki kulübe de bir köpeği, evde de bir kedisi vardı. Recep, sık sık hayallere dalar, Nuray ile yaptığı güreşi hatırlardı. Hatta, bazen köpeği ile güreş tutardı. Bir seferinde köpeği tuş edeyim derken, hayvanın canını yaktı. O da aniden kolunu ısırmıştı.

Aradan aylar, yıllar geçti. Bir gece karşı köyden Nuray’ı istemeye geldiler. Nuray, hiç düşünmeden onlara evet dedi. Bir hafta içinde büyük bir düğün yapmışlar. Nuray, verdiği sözden dönmüş, karşı köye gelin olmuştu. Recep ise bu olayı duyunca dünyası başına yıkılmıştı. Ona yardım edecek kimsesi yoktu. Recep, sadece yuvan başına yıkılsın!...diyebildi. recep’in bedduası tutmuştu. Bir ay sonra başka bir çete ile yapılan savaşta kocası öldü. Nuray’da o evde fazla kalamadı ve baba evine geri döndü. Recep, son bir gayret ve sabırla, Nuray’a bir haber daha yolladı. Bir ay hâlâ dolmadı mı? diye. Nuray’da: Ben köpekle güreş tutan bir deliyle evlenmem diyerek isteğini geri çevirmişti. Bu sözler Recep’i perişan etmiş; haber yolladığına bin pişman olmuştu.

İlkbahar, yaz, sonbahar derken kış bastırmıştı. Bir gecede yağan kar iki metreyi bulmuş, sular bile donmuştu. Recep, 50 yaşına gelmiş saçı, sakalı bembeyaz olmuştu. Konuşmaları, davranışları değişmişti. Kendisine, Nasılsın? diye soranlara, sakın güreşçi olma! diye cevap verirdi.

Kocasının ölümünden sonra baba evine dönen Nuray’ üzüntüden bayağı çökmüştü. Çevresindeki insanların bile ona karşı olan saygı ve sevgisi bitmiş, sanki, “senin ne işin var bu köyde!” der gibiydiler. Bir gece yarısı Nuray’ı evden zorla kaçırırlar. Köy halkı, gece gündüz, dağ bayır demeden aramışlar fakat bulamamışlardı. Artık herkes onun, ya öldüğü ya da bir başka çete tarafından bilinmedik bir yere götürmüşlerdi. Aradan tam iki yıl geçti, yine bir gece yarısı Nuray’ı aldıkları yere götürüp bıraktı ve gittiler.Artık aile bu duruma çok utanmış. Köylü onlarla resmen dalga geçer olmuştu. Babası bu duruma daha fazla dayanamadı ve kalpten gitti. Recep cenazeye gitti. Orda ki yakınlarının hepsine başsağlığı diledikten sonra evine dönerken, Nuray’ın evde hüngür hüngür ve içten ağladığını duyunca dayanamadı ve eve girerek Nuray’a da başsağlığı diledi. Recep kapıdan çıkarken, Nuray arkasından seslendi:” Recep, ben artık seninle evlenemem. Ben evlenip boşandım; bir kerede kaçırıldım. Sen de pek akıllı sayılmazsın ya ama benim gibi bir kadınla da evlenmezsin. Ne yapalım nasıp değilmiş demek.” Recep, hiç ses çıkarmadan evden çıkıp gitti. O gece derin derin düşündü durdu. Sonunda kararını verdi. Silahını beline koyduktan sonra doğruca karanlıkta kimseye görünmeden Nuray’ın evine girdi. Nuray, Recep’in artık kendisiyle ilgilenmeyeceğini düşündüğü için sadece şaşırıp kalmıştı. Recep, Nuray’ı alarak evine getirdi. Köylüde pek bir şey demedi. Zaten Recep’in yalnızlığı, kimsesizliği herkesi üzüyordu.

Bir yıl sonra Recep ile Nuray, geçmişi unutmuş, bir de çocukları olmuştu. Köylüde artık kendilerine sevgi duymaya hatta bazen evlerine bile davet ediyorlardı. Köylünün Recep’ten şikâyeti yoktu zaten. Onların bütün kini, nefreti hep Nuray’dı. O da bunu bildiği için kimseyle pek konuşmuyor, sorarlarsa cevap veriyordu. Köylünün sevgi ve saygısını kazanmak için elinden gelenin fazlasını yapmaya çalışıyordu. Kısacası, bu çift artık mutlu bir aile tablosu çiziyordu. Bir gün Recep muhtarın evine oturmaya gitmiş; Nuray’da çocuğu kucağına almış onunla şakalaşıyor oynuyordu. Tam bu sırada, iki yıl önce kendisini kaçıranlar yine gelerek, bu defa kucağından çocuğunu alarak kaçıp gitmişlerdi. Korku ve paniklemekten ne yapacağını bilemiyor sadece ağlıyordu. Recep, eve geldiğinde onu ağlarken buldu. Neden ağlıyorsun diye sorunca, o adamlar, beni geçen yıl kaçıranlar yine geldi. Bu defa çocuğumuzu kaçırdılar Recep! dedi. Recep ise, hanım, ben yemem böyle kurnazlıkları. Bunlar senin oyunlarındır. Beni kandıramazsın. Madem ki çocuğu kaçırdılar ve sen de bir şey yapamadın ; gittikten sonra niye gelip de bana haber vermedin peki? demiş. Nuray, hiç ses çıkarmadan öylece kaldı. Recep, hemen silahını kuşanıp muhtarın evin e gitti. Olanları muhtara anlattı. Muhtar da hemen köy halkını, köy meydanına toplamış ve onlara seslenmişti: “Ey ahali !. Duyduk, duymadık demeyin!. Bundan beş yıl önce, burada Recep oğlumuzla güreş yapan Nuray’ın çocuğunu kaçırmışlar. Eline silahını kapan buraya gelsin. Bu çocuğu mutlaka bulacağız!...”dedi. Millet de sanki hep bir ağızdan: “Biz, çocuğunu çeteye veren bir kadının ve köpekle güreş yapan adamın işine karışmayız!” diyerek meydanı terk ettiler. Recep, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Evine geldiğinde evde Nuray yoktu. Yerde sadece toprak üstüne yazılmış kısa bir yazı gördü. “Ben, çocuğumuzu bulmak için, tek başıma dağa çıkıyorum. Onu büyütüp bir çete kuracağım v e bu köyün canına okuyacağım. Sende cezanı çekeceksin. Unutma!” diye bitirmişti yazısını.

Köyde, herkes olanları unutmuştu. Aradan koca bir 20 yıl daha geçmişti. Recep’te 70’ine merdiven dayamış; bastonla geziyordu. Köyde de pek az insan kalmıştı. Bir gece ansızın köyü eşkıyalar basmış; kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk demeden halkı kurşuna dizmişlerdi. Bütün bu zalimane durumda, karşılarına sadece Recep dikilmişti. Kaybedecek bir şeyi yoktu zaten…Adamların aklına yine zalim bir fikir daha geldi. Bu adamı, yıllar önce dağa kaçırdıkları Recep’in oğlu Memiş’e öldürteceklerdi. Recep’in elini, kolunu bağlayarak dağa götürdüler. Onu bir ağaca bağladılar ve gözlerini de bağladılar. Nuray, onu boyundan ve vücut yapısından tanıdı. Anne, her ne kadar, “Yapma oğlum! O senin baban. “dediyse de inandıramadı ve adamlar bu senin en büyük can düşmanındır. Öldür onu!” dediler ve 10 tane yağlı kurşunu babasının vücuduna boşalttı. Nuray, ektiği zülüm tohumlarını biçmeye başladığını düşünüyordu. O dağ gibi Recep yere yığılmıştı. Bir kaç gün sonra çetenin başı toplanmalarını ve onlara nişancılık dersi vereceğini söyledi. Memiş’i bir ağaca bağladılar. Nuray’ı yanına çağırarak:”Nuray, içimizde en iyi nişancı sensin. Şu ağaca nişan al!.Senden çok şeyler öğreneceğiz. Bu belli ve gerçektende çok ustasın.” dedi.Nuray’ın gözlerini hemen bağladılar. Reis’in sözüne kimse karşı gelemezdi zaten. Nuray’da öyle yaptı ve fişeklikteki tüm mermileri ağaca boşalttı. Orda bulunanlar kahkaha atarak;” Çok iyi bir nişancı “ diyerek güldüler. Nuray, adamların bu tavrına bir anlam veremedi. Hemen ağacın arkasına giderek baktı. Bir de ne görsün? Bütün mermileri oğlunun vücuduna boşaltmıştı. Oğlu delik-deşik olmuştu. Biçtiği zülüm tohumlarını şimdi de topluyordu Nuray. “Sen çok alçak v e şerefesiz bir adamsın!” dedi çetenin reisine. “Kimse bana böyle konuşamaz!” diyerek, orda bulunanlara :” Ateş!” diyerek emrini verdi ve 100 kişinin tüfeğinden çıkan binlerce mermi, Nuray’ın göğsüne saplandı. Vücudu delik-deşik olmuştu.

Gördünüz işte. İnsan nasılda ektiğini biçiyor. Babayı oğluna, oğlunu da anneye vurduran, kendisini de nefret ettiği çeteye vurduran binlerce hata …

BEKARAYDIN/İstanbul/16.07.2006
 SANAL MUHABBET

2. Milenyum ve 21.yy dediğimiz bu çağda, teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişmektedir. İletişim de özellikle bilgisayar üzerinden yapılan sesli-görüntülü konuşmalar veya haberleşme her geçen gün daha da ileri doğru gitmektedir. Her ne kadar kötü niyetli insanlar virüs yollayarak bu

gelişimi engellemeye çalışsa da, ucuzluğundan, kolaylığından dolayı inadına bu gelişim devam ediyor ve edecektir.

Bundan 25 yıl önce, lisede okurken çektirdiğim vesikalık resmimi, chat programının bir köşesine yerleştirmiştim. Ali’yi ararken Veli çıktı karşıma misali bir kızla tanıştım. Bu semtten, yabancı değil, uzaklarda arama, tam yakınımızda…O, resmimden etkilenmiş olacak ki, ısrarla:”Nerelisiniz? Kimsiniz? Adınız nedir….?” gibi sorular sormaya başladı. Derken konu özel hayata geldi “Neden hepbekar?” diye sordu. Valla bekarımda ondan. “Hiç evlenmediniz mi?” Benim sevdiklerim beni sevmedi; beni sevenleri de ben sevemedim dedim.”Çok klasik bir cevap oldu.” dedi. Peki sıra sende, sen anlat bakalım neden bekarsın. O, şimdiye kadar beni etkileyen, belki de o konuşmanın unutamadığım, o tılsımlı cümleyi söyledi:” Ben de bekarım; hatta evde kaldım.”dedi. Ben, sevgide yalan söylemeyi hiç mi hiç beceremem ve söylemedim de….Onun umutlarını boşa çıkarmanın doğru olmayacağını düşünerek, bak kız, şu gördüğün resim 25 yıllık resimdir.Şimdi ki halimle arasında dağlar kadar fark vardır,dedim. Kameramı açtım ve ona şunu söyledim: Nasıl şok oldun mu ..!? “Yok, dediğin kadar değilmiş” dedi. Ne iş yaptığımı sordu.Ben de öğretmenlikten emekli oldum, deyince bu defa da: “Maşallah, pamuk dede değilsin.”dedi. İnanır mısınız tam iki saat konuştuk ve sonunda ikiyüzlü bir kız olduğunu adeta yüzüme vururcasına:”Bundan sonra bir daha görüşmeyelim.”dedi. Ben de kırktan sonra huyumu değiştiremezdim ve minnet etmedim. Tamam dedim.Hiç bir yerde, hiç bir zaman seninle görüşmek istemiyorum, dedim ve sohbeti bitirdik.

Zamane kızlarının huyundan olsa gerek, aradan iki hafta geçti, tekrar beni arayarak,”Merhaba, nasılsınız? Sohbet edebilir miyiz?” dedi.Ben de olur dedim. Peki neden geçen gün, durup dururken, bir daha görüşmeyelim dediniz diye sorduğumda, O da tıpkı Morrison Süleyman gibi, “Dün dündü, bu gün de bu gün…” dedi ve yine o derin felsefi konulara girdik.En özel konuları bile konuştuk;hiç çekinmeden, sıkılmadan…Sonra öğretmen arkadaşlarımdan biri beni kahveye acilen beklediğini söyledi. Ben de kendisinden rica ettim o da olur diyerek, birbirimize iyi günler diledik ve sohbete ara verdik.

Aradan bu defa üç veya dört ay geçti, ne aradı ne de sordu. İstanbul’a gitmem gerekiyordu. Yolculuğa çıkacağım gün, kendi kendime, bu defa da ben başlayayım konuşmaya hem de canlı ve yüz yüze olsun diyerek ona gittim. İstanbul’a gitmeye ve benimle gelmeye davet ettim. O da” Hayır ben gittim, geldim. Sana iyi yolculuklar.” dedi. Otobüsümüz kalkarken, o bana efkarlı bakışlarıyla sanki gitme diyordu. Neyse, İstanbul’a gittim ve en yakın bir kafeden, bir hafta sonra kendisine bir mesaj yolladım. Birinci mesajıma hemen cevap verdi fakat daha sonra gönderdiğim mesajlarıma bir tek cevap bile vermedi. Anlamıştım zaten, Demek ki iki yüzlülüğü yine tutmuştu. Ben de iki ay sonra İstanbul’dan geldiğimde kendisine uğramadım, merhaba demedim. O da demedi tabii ki. Bende olan resmini dereye attım. “Hatıram olsun” demişti ama artık öyle bir iki yüzlünün hatırasını saklamak, akrebi cebinde saklamaktan farksızdır bana göre.

Şimdi ise aramızda, aynı ilçenin havasını solumaktan başka ortak bir yanımız kalmadı. Birimiz Mars’ta, diğerimiz Dünya’da… Eğer bu iki gezegen, ilerde bir araya gelir de arkadaş olurlarsa, biz de bir araya geliriz. Evet öyle!.......

BEKARAYDIN/İstanbul/27.07.2006
 
  AYI BÜYÜK HASIMDIR

İlçemizin en önemli geçim kaynakları tarım ve hayvancılıktır. Yazın, insanlarımız yaylaya çıkmadan asla canı rahat etmez. Ahırında ineği ve danası, buzağısı olmayan, iki tane tavuk ve bir tane de horoz alıp yaylaya çıkar derler.

Tarım dedik ama satacak kadar değil, zaten arazının bayır olması ve yağmurların durmadan yağması, topraktaki madensel tuzları, yanı bitki için gerekli olan maddeleri sürüp dereye kadar götürür. Hatta, tarlaya ekilen tohum bile bazen yağmurdan dolayı sürüklenip gittiği de görülür. Bu yörede yaşayan insanlarımız, kışlık yakacak ihtiyaçlarını ormandan karşılar. Bundan yaklaşık 25-30 yıl önce ilçemizin ormanları çok fazla, hatta tabiri caizse göğe vuran çam ağaçlarımız vardı. Şimdi o ağaçların yerinde yeller esiyor desek doğrudur. Bilinçsiz kesim, yangın ve seller nedeniyle maalesef ormanlarımız tükendi.

İlçemizin şirin köylerinden birinde, adamın bir tanesi ormandan kışlık odun kesiyordu. O zamanlar, ormanlar gür ve fazla olduğundan yabanı hayvanlar rahatça barınak buluyor ve dolaşıyordu. Özellikle ayı, bu yörede ormanların kralı sayılırdı ( tabi aslan olmadığı için). İşte, adam ormanda çalışırken ayı gelip bu adama saldırmış, elinden geldiği kadar adama zarar vermiş. Vücudunda kırılmadık kemik kalmamış nedense… Ve ayı çekip gitmiş. Adam akşam eve gelmeyince, hanımı hemen komşulara haber vermiş. Bütün köy toplanmış ve silahlarını alarak adamı aramaya gitmişler. Fazla dolaşmadan, adamı ağır yaralı bir şekilde buldular. Hemen bir sedye yapıp, adamı sedye ile eve getirmişler. O zaman ki köy ilâçları ile adamın kırıklarını ve diğer yaralarını sarmışlar. Rahmetli amcamız, uzun zaman hasta yatağında yatmış. Yalnız, ayı bu adamın başına çok hızlı vurmuş ve adamın aklı dengesini bozmuştu. Hanımı, Ona: “Ne yiyeceksin bey? Sana bugün ne pişireyim? Dediği zaman, adam hemen elini kaldırıp:”Duuur dur bakalım. Sen bilmezsin. Ayı büyük hasımdır.” Kendisini ziyarete gelenler:” Nasılsın Ali amca?” diye sordukları zaman, yine Ali amca elini kaldırıyor ve “Dur bakalım dur.Siz bilmezsiniz, ayı büyük hasımdır.” Yanı sözün kısası, ne derse desinler, ne sorarsa sorsunlar, bizim Ali amca hemen elini kaldırıyor ve “Dur bakalım duuuur..Siz bilmezsiniz. Ayı büyük hasımdır.” Adam, hayatı boyunca ayının çok büyük bir hasım olduğunu söyleyerek ömrünü tamamlamıştır.

CANLI KAYNAK:İSMİ BİZDE SAKLIDIR
BEKARAYDIN/05.07.2006
  BİR KİLO ÇİVİ VE BİR İMAM
İnsanlarımız bazen ne isteyeceğini bilmezler.En zaruri olan isteğini en son, lüks ya da keyfi olanını en başta söyler. Aslında, ne istediğin değil, ne isteyeceğini bilmek önemlidir.Belki de, karşılanmayacağından emin oldukları için, “Olsa da olur, olmasa da ” isteklerini en önce söylerler.Bu da karşısındaki insan veya insanların yarattığı güvensizlik ortamıdır. Bana göre, bu güvensizlik ortamını da yaratan siyasilerimiz, bürokratlarımız ya da bizi yönetenlerdir diyelim kısaca.
Bundan 50 yıl önce, başbakan rahmetli Adnan Menderes, kurmayları ile birlikte Uşak’a geziye gitmişler. Uzun bir sohbetin ardından gitme zamanı gelince
başbakan, halka seslenerek:”Sayın hemşerilerim, sohbete doyum olmaz fakat gitme zamanı geldi. Ne isteğiniz varsa lütfen söyleyiniz.Not alacağız ve en kısa zamanda isteklerinizi yerine getireceğiz.” O koca kalabalıktan ses-seda yok. Başbakan şaşırır ve etrafındaki arkadaşlarına gizlice sorar:”Arkadaşlar, biz acaba bu memleketin insanlarının tüm meselelerini çözdük mü dersiniz? Baksanıza, kimseden bir istek yok.
Başbakan tekrar ısrar eder: “Yanı sizin her şeyiniz tamam mı? Hiç bir ihtiyacınız yok. Öyle mi?” Israr yerini bulur ve iki kişi el kaldırmış. Başbakan bu işe sevinmiş.
“Söyle bakayım hemşerim.Neymiş isteğin, dileğin?” El kaldıranlardan biri: “Bizim camiye bir imam.” Öte ki el kaldıran da: “Sayın başbakanım, bana da bir kilo çivi.” “Tamam, başım üstüne….” Demiş.Aradan birkaç ay geçti yada geçmedi, imam isteyenin köyüne imam, çivi isteyene de bir kilo çivi göndermiş. İşte biz de yukarıda bunun için dedik ki, ne istediğin değil, ne isteyeceğini bilmek önemlidir.
BEKARAYDIN/05.06.2006
OLAYI ANLATAN CANLI KAYNAK: Geçen yıl trafık kazasında kaybettiğimiz rahmetli Recep YAZICIOĞLU
 
   ZEYTİNLİK BAHÇESİ
İlçemize bağlı şirin köylerimiz vardır. Bu şirin köylerimizin birinde, Ramazan ayında , camide ki
imam , cemaate teravih namazı kıldırıyormuş. İmam da "zeytin süresini " okuyor . Yalnız bir aksilik oldu,
imam, sürenin bir kısmını okuyor fakat ilerisine devam edemiyor. Süreyi baştan alıp okumaya başlıyor fa-
aynı yere gelince tekrar takılıyor. Cemaatten bir adam imama şöyle seslenir: "Hoca efendi, hoca efendi !. o muba-
rek Kulhu-vellahu dururken sen, o zeytinlik bahçesinde ne arıyorsun?" tabii millet gülmeye başladı. Namaz da,
herkesin duyacağı kadar gülme olunca herkesin namazı ve abdesti de bozulmuş oldu.
MARANGOZDAN BİNBAŞI 13.02.2006
İlçemize bağlı, şirin köylerimiz de vardır. İşte, bu şirin köylerimizin birinden , bir amcamız askere gitti. Askerde onları komutanı bir gün bahçede topladı ve onlara şöyle seslendi: Çocuklar, içinizde marangozluk yanı ağaç işlerinden anlayanınız varsa, iki adım öne çıksın bakayım! Koca bölükten çıka çıka ancak bir kişi çıkar, o da bizim hem şehrimiz oldu. Komutan da şaşırır bu işe. Neyse bu amcamızı yanına çağırdı ve ona şöyle dedi: Oğlum, sen gerçekten anlar mısın bu ağaç işlerinden? Evet komutanım dedi. Komutanı ona yapacağı işi söyledi. Gerçekte yapılacak olan iş de şudur. Eline kesmez bir balta verdi ve bu kütüğü yontarak kiriş yapacaksın. İş bittiğinde de bana haber ver, gelip bakacağım dedi. Emredersin komutanım dedi ve işe başladı. Mümkün olan zamanda, işini bitiren bizim amcamız hemen komutanına haber verdi ve komutanda geldi, baktı. Gerçekten de iyi, doğru ve güzel olmuştu. Komutan da çok beğendi v e bizim amca ile aralarında şöyle bir konuşma geçti:
Komutan: Aferin oğlum! Tahmin ettiğimden bile güzel oldu. Seni, bu bölükte çavuş yapacağım.
Amcamız: Komutanım, madem ki edeceksin ede beni binbaşı, çavuş nedir ki?
Komutan: Oğlum, sen binbaşılık edebilir misin?
Amcamız: Oooo o da iş mi yanı, görmediniz mi? Şu koca kütüğü yontarak kiriş yaptım, binbaşılık mi edemeyeceğim dedi.
   EŞEK EŞEK
Karakaçan, hımar, merkep,uzun kulak olarak adlandırılan eşek hala günümüzde insanoğlunun çeşitli hizmetlerinde kullanılmakta olan eşek yapmış olduğu veya yapmakta olduğu eşeklikler neticesinde bir türlü eşeklikten kurtulamamıştır. Alnına yazılmış olan bu kara yazısını değiştirememiştir. Çünkü o eşektir. Önceki yazılarımızı takip ettiyseniz bir Eşek tövbesinden bahsetmiştik ya işte onun gibi olayları ve inadı, hanı derler ya yahu sende gerçekten Eşek inadı var. Demek istediğim Eşek isminin Eşek olmasından dolayı değil, yapmış olduğu işler nedeniyle Eşekliğini sürdürmekte insanlar arasında da bu Eşeklik en barız bir şekilde yerini muhafaza etmektedir. Eşeğin yapmış olduğu hata ve kusurları hayvanlar kategorisine girmesi hasebiyle makul karşılanır, fakat insanların yapmış oldukları Eşeklikleri nasıl karşılanır onun yorumunu sizlere bırakıyorum.
Adamın biri bir iş nedeniyle yabancı memlekete gider akşam olunca kalmak için kendisine yer aramaya başlar ve önüne gelen bir evin kapısını çalar. Kapıyı açan evin erkeğine selam aleyküm selamdan sonra kendisinin tanrı misafiri olduğunu ve çok uzaklardan geldiğini ve kalacak bir yerinin olmadığını mümkünse kendisini misafir etmesini söyler. Ev sahibi gelen misafiri hemen içeri alır, oturtur, onu yedirir içirir gece boyunca onunla hoş sohbet eder yatma zamanı gelince ev sahibi mutfakta yemek yapmakta olan hanımına seslenir.
Hanim ; Bizim uykumuz geldi yatakları hazırladınız mi, misafirimiz nerde yatacak.
Hanım mutfaktan Bey; Evimizin durumunu sende biliyorsun , bir bizim odamız var, bir bebeğin odası var, bir de mutfak var.
Evin beyi gelen misafire dönerek; sende duydun bir bizim yattığımız oda var, bir bebeğin odası var ve birde mutfak var. Nerede yatmak istersin diye sormuş. Misafir kendi kendine düşünmüş düşünmüş Eşlerin odasına yatmak mümkün değil olmaz, bebeğin odasına da yatılmaz. Ben demiş mutfakta yatarım. Evin hanımı yatakları hazırlamış ve yatmışlar.
Sabahleyin mutfağın kapısı açılınca misafir hemencecik yatağından doğrulmuş karşısına alımlı, çalımlı dünyalar güzeli yirmi yaşlarında bir kız görünce ;
Senin ismin ne ? demiş.
Kız; Bebek demiş. Ya senin ki ne ? diye adama sormuş.
Adam başını öne eğerek; Benim ki Eşek Eşek demiş
Tabi ki bu bir kıssa ve bizde kıssadan hisseler diyoruz. İnsanların önlerine çıkan fırsatları
tepmeleri neticesinde veya aklı ve mantıklı bir şekilde hareket etmemeleri neticesinde duçar olacakları durumu arz etmek için bu kıssayı anlatmayı uygun bulduk. Sonunda “eyvah” diyeceğimiz veya pişman olacağımız her çeşit olaydan kaçınmalı ve aklı selim olarak düşünüp ona göre karar vermeliyiz.
ikizdereli66/04.04.2006
 
 
  Kasım2007'den bugüne kadar 17702 ziyaretçi