ASLANI KEDİYE BOĞDURMAK
Ülkemizde yaşayan hemen her Türk vatandaşının nüfus kağı- dında, din hanesinde İslâm yazar. Yalnız, herkes aynı dinden olma- dığı için, bazıları da kendi dinlerine göre düzenlenmiş kimlikleri var- dır. Kimsede bu durumdan asla şikayetçi değildir. Kimseye:”Sen, be- nim dinime gir.”diye baskı yapılmadı, yapılamaz. Ülkemizde, din konusunda yapılan hemen her söylemde:Halkı- mızın “Yüzde doksan dokuzu müslümandır.”deriz. Acaba, gerçekte öy- lemidir yoksa lafın gelişi mi söylenir? Yalnız, bu kavram herkesin ağ- zında sakız olmuştur. Eski siyası liderlerimize bakın, hepsinin ağzından bu sözleri duymak mümkün. Seçim meydanlarında kesilen kurbanlar,”İn- şallah,maşallah, Allah,Kur’an…”Hiç endişe etmeden, laikliğe leke getirme- den(!) bu cümleleri söylerler. Korkmazlar. Çünkü: Halkımızın yüzde doksan dokuzu müslümandır. Konuşurken mangalda kül bırakmayan, icraatlarını sıralarken İslami te- rimlerle süsleyen bu insanlar, acaba yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bu milletin, neden önüne hep,”laiklik, Avrupa İnsan Hakları, AB kararları çıkarı- lır? Çağdaşlığa aykırılık, Türkiye laiktir,laik kalacak sloganları atılır, attırılır? Yüzde doksan dokuz, yüzde yüze varmak için geriye kaç kalıyor? Bir. Yanı, Bu bir sayısı ülkemizde yaşayan Museviler, Ermeniler,Hıristiyanlar ve ötekiler.. Gerçekte nedir bu yüzde doksan dokuz ve yüzde bir? Hanı, Atatürk ne demiş- ti? Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir! Peki, şu anda mecliste bulunan 550 milletvekili bu millet adına orada değiller mi? Meclisten çıkan bir kanunu, bir Prof. Nasıl tanımaz? Medya, bu durumda neden ikiye ayrıldı? Hanı, insana öz- gürlük, inanca saygı, hanı yüzde doksan dokuzu Müslüman ülke...? Üniversiteler deney,proje, buluş, icat, ülke yönetiminde söz sahibi olunabilecek bir kurumdur. Burada beyinler konuşacak,eller çalışacak…Fakat bizim Proflar, “Kippa ile gelsin kabul ama türbana hayır! diyen biri. Nasıl bilim adamı yetiştirecek? Neden acaba, kippa da bir dini simgedir:Musevilerin dini kıyafetlerinden biridir. Demek olu- yor ki: Musevi’ye evet, Müslüman’a hayır! Pes doğrusu. Bir bayan, inancı gereği ba- şını örtemeyecekse, inandığı gibi yaşayamayacaksa, özgür değilse, -kırk satır mı kırk ka- tır mı dercesine- ya başını aç, yada okula gelme deniyorsa, peki nerde kaldı yüzde doksan dokuz? Dağ başında duman görünse hemen siyasiler, vatandaşların ellerine Türk bayrak- larını verip meydanlara salıyorlar. “Türkiye laiktir;laik kalacak…! Bu bayrak sadece sizin mi? Örtünmek isteyen örtünebilsin. İnancını yaşamayı öyle düşünüyor,örtsün başını. Yanı, bu devlet, bir türbanla yıkılacak kadar zayıf mı? Hep devleti düşünen sizler(!) İnancı ge- reği örtünenleri devlet yıkıcı mı kabul ediyorsunuz? Asla öyle değiller, asla öyle değiliz. Hep siz yürüyorsunuz, peki birde onlar yürürse? Milleti tahrik etmenin kimseye bir şey ka- zandırmayacağını o baskıcı, sözde özgürlükçüler bilmelidirler. İslam’da aşırılık yoktur. Yanı öyle kara peçeyle, şalvarla,çarıkla, fesle girilmesine bende karşıyım. Şayet bir öğrenci, oku- duğu okula ,kanunlara uymayan bir tavır ve davranış içine girerse, bu memlekette hakim ve savcılarımız, emniyet güçlerimiz vardır.Cezası neyse verilir;gerekiyorsa okuldan atılır. İşte bu kadar. Atatürk, bir sözünde ne demiştir?: “Millet dinini, diyanetini öğrenmek için mutlaka bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur.” Peki, bu gençlerimiz, bırakın din öğrenmeyi, dininin ge- rektiği gibi yaşayamıyorsa, nereye gidecek? Ülkesini şikayet etmek için AİHM’ne mi gitsin? Seçimden önce örtülü, örtüsüz herkesi kucaklayarak oy isteyenler, seçimden sonra bam- başka biri oluveriyorlar. Hemen Kur’an’a sarılıp fetva veriyorlar. Siz, belki biliyorsunuz, bel- ki bilmiyorsunuz: İslam, sadece bir örtünme değildir. Onu, cami ile ev arasına hapsedemez- siniz. Bugün ülkemizde, yüzde doksan dokuz, yüzde bir tarafından ezilmek isteniyor. Yanı, as- lanı kediye boğdurmaya çalışıyorlar. Demokratik, yasal haklarımızı kullanarak buna izin ver- meyeceğiz, vermemeliyiz. EZELDENBEKAR/İkizdere/23.02.2008
MAKALE-YORUM
DİKİLİ AĞAÇLAR
Her seçim zamanı, insanların birbirlerine kızgın oldukları,
karalamak için fırsat kolladıkları,karşı partiyi yerden yere vur-
dukları vb. zamanlardır. Karşı partiyi nasıl rencide ederim, ona gidecek oyları nasıl engellerim…
Bu yaz yapılan seçimler, eskiye oranla daha kırıcı,alaycı,
hakaret dolu,nerdeyse küfre ve sövmeye kadar gitti. Nitekim bunlardan biride, ana muhalefetin geçmişine yönelik eleştirilerdi.
Eleştiriyi yapan da iktidar partisiydi. Neymiş efendim: CHP’nin geçmiş iktidarları zamanında dikmiş oldukları ağaçlar. “CHP’nin dikili bir ağacı yok…”Böyle diyordu iktidar partisi. Muhalefet henüz kesin bir cevap vermeden, gazetecinin biri atıldı ortaya ve başladı CHP’nin dikili ağaçlarını saymaya(!).
Acaba dikili bir ağacı var mı CHP’nin? Geçmişten bahsedilmesini pek sevmez. Eğer ille de anlatmak isterseniz, Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına sımsıkı sarılmak,onun kurduğu bir partiye sahip olmak,demiryolları, İzmir İktisat Kongresi, Sümerbank, İş Bankasını kurmak, Kurtuluş Savaşı’nı kazanmak,Lozan Zaferi vb.
Gazeteci arkadaş, bunları partinin artıları hanesine yazıyordu, hem de böbürlene böbürlene. Fakat uzun yıllar geçmesine rağmen, Atatürk’ten sonraki,dönemi, yanı Milli Şef’in dönemini nerdeyse hiç anlatmazlar. Anlatılması ve yazılması bile yasaktır çünkü.
Halk, savaştan yeni çıkmış,zaten ardı ardına süren bu yedi yıllık var olma-yok olma mücadelesinden sonra, belki de çoğunun başını sokabileceği bir evi bile yoktu. Kahraman Türk halkı, ya savaşa gitmiş yada gidemediği için elbise, silah ve elbiselerini gidebilene vermişti. Süngü ve mermi her zaman göğsünde savaşmış, cepheden cepheye koşarken, düşmana saldırırken, zaferi kazanırken, şahadet şerbetini içerken, dilinden düşürmediği bir veya birkaç cümle vardı o Mehmetçiklerin: La ilahe İllalah, Muhammeden Resülüllah… Fırsat buldukça ibadetini de aksatmayan Türk askeri, her nedense zafer kazanılıp ta, rahata erişince, sanki yukarda ki cümleleri duyanlar, fırsat ellerine geçince intikam almaya başladılar. Ezanı Türkçeleştirme bir başlangıçtı. Zülümler her geçen gün artıyordu. Caminin kapısına jandarma dikilirdi, içeriye girmek yasak! Arapça ezan yasak! Yanı İslam dini yasak… Bunu da partinizin dikili ağaçları hanesine yaz gazeteci bey!
Atatürk’ten sonra koltuğa oturan şef, bir ara hem başbakanlık hem de cumhurbaşkanlığı da yaptı. Millet, zaferi yakalamanın sevincini yaşayamıyordu. Savaşta, düşman kurşunuyla aniden ölenlerin yanında, savaştan sonraki çileli ve işkenceli hayat, onları yavaş yavaş öldürüyordu.Koltuğu devralan Şef’in ilk icraatı:Paraların üzerindeki Atatürk resmini kaldırıp onun yerine kendi ismini basmak, devlet kurumlarındaki resimleri de kendi resimleriyle değiştirmek oldu.Silah arkadaşının yaptıklarına bak, gazeteci bey, unutma, bunları da dikili ağaçlarınıza yazın.
Halk zaten fakırdı. Savaştan çıkalı yaklaşık 20-25 yıl olmuştu. Tarla, bağ ve bahçesinde ekip biçtiği nesi vardı ki? İşte bu insanlardan bile vergi alındı. Güya devlet hazinesini düşünüyormuş. Millet, kendilerinden zorla para alan “Tahsildar” sanki şefin köylerdeki uzantısıydı. Bu tahsildarlar aynı zamanda, ezanın Türkçe okutulmasından da sorumluydular. Şu paralellik, rastlantı ve uygulama şekline bakın: O yıllarda Rusya’da Lenin veya Stalin, Türkiye’de de Şef dönemi… Tahsildarlar köyleri gezer, vatandaşların evlerine tek tek uğrayarak arazı ve hayvanlarından vergileri alırdı.İsteseler de istemezseler de. Zaten onlara böyle bir soruda sormazlardı. Vatandaş, hayvanının vergisini vermemek için ya hayvanını satıyordu, ya ormana kaçırıp geceyi orda hayvanıyla birlikte geçiriyordu. Yada hayvanın ayaklarını bağlayıp kendi yatağına yatırıyordu. Yoktu milletin parası. Yok işte yok!
Hatta bu konuyla ilgili bir de olay anlatırlar. Tahsildarın biri, İspir’in bir köyüne gider. Vatandaşın evinin kapısına gelir ve seslenir:
--Hey kimse yok mu? Tahsildar geldi.
Evin sahibi kapıya çıkar:
--Buyur, der
--Hayvan vergisini alayım da gideyim. Çabuk ahırının kapısını aç, der.
Evin sahibi kapıyı açar fakat içerde hiçbir hayvan yok
--Hayvanların nerde? diye sorar tahsildar. Evin sahibi de:
--Efendim, vergisini ödeyemediğim için, hayvanımı sattım, demiş.
O sırada garip bir ses duyulmuş. Nedir diye ısrar edince, köylü, daha fazla inat etmeden, tahsildarı kendi yatak odasına götürdü.
--Orda, yorganın altında yatan kim? diye sormuş. Adam da:
--O mu? O dur benim bubam(babam) demiş. Tahsildar, hemen defteri çıkarıp: Vergi kaçırmak, tahsildarı aldatmak, yalan söylemek…suçlarından dolayı şu kadar para cezası diyerek parayı alıp gitmiş.--
Şimdi okudun mu, gördün mü, kimin dikili ağacı varmış
ASİNKET/20.09.2007
367 UNUTULMAYACAK
Yaklaşık 2 aydır, medyada bir canlanma, hareket, tehdit dolu açıklamalar, oturumlar yapıldı ve yapılıyor. Memleketin bütün meseleleri rafa kaldırıldı, sadece cumhurbaşkanlığı seçimi nasıl olmalı, kimler seçilecek, nasıl biridir, muhafazakar, liberal, millî görüşçü mü…? Cumhuriyet tarihinde, cumhurbaşkanlığı seçimi her zaman sıkıntı yaratmıştı ama 21. yüzyılı yaşadığımız bu çağda, medeni ve çağdaş olmamız gerekirken, maalesef bu kadar sıkıntılı, karmaşık ve baş ağırtıcı olmamıştı. Para karşılığında bağıran bu medya çırakları ve muhalefet uşakları, gerçekte Türkiye’yi bu kadar mi çok düşünmektedirler. Milleti sokaklara dökerek, cumhuriyeti kurtarma çalışmaları, masum ve soğukkanlı, sabırlı Türk milletini de peşlerine takmayı ve ihtilallere davetiye mi çıkarmak istiyorlar, anlamak mümkün değil.
Cumhuriyet, kurulduğu tarihten bugüne kadar, cumhurbaşkanını hep millet meclisi seçmiştir. Yalnız, belli bir sayı çoğunluğunun sağlanması şartı ile tabiî ki. İktidar, meclisteki milletvekili sayısına güvenerek, rahatlıkla seçebileceğini düşündüğü için bu tartışma ve kargaşalara, gizli planlara pek de aldırış etmediği belli. Onun için, rejimin demokrasiye ve hukuka uysa da uymasa da, hoş karşılamadığı bir kişiyi yanı türbanlı eşi olan birini seçmeyi uygun gördü. Uzun bir zaman, bu adayın kim olacağı tartışıldı, düşünüldü, anketler yapıldı vb. Hatta uzun bir zaman başbakanın aday gösterileceği söylendi durdu. Seçime bir- iki gün kala onun olmayacağı kesinleşti. Yalnız, hazırlanmış olan filmde sadece kahramanın adı değişti,senaryo aynı. Bu kez imdada muhalefetin “siyasi danışman”ı yetişti. Hem de ne yetişme…Öyle bir fikir attı ortaya ki, geçmişteki üç cumhurbaşkanının seçilmesini de sorgulayacak bir fikir. Neymiş bu fikir peki? : Meclis, birinci turda oturum açabilmesi için, 550 olan milletvekili sayısının “üçte iki” olan 367 millet vekilinin orda bulunması ve oylamaya evet veya hayır demesi şartı koşuldu. “Körün istediği bir göz, Allah’ın verdiği iki göz” hesabı, muhalefet, hükümetten birinin cumhurbaşkanı seçilmemesi için, onlara gün doğdu. Tabii, bu arada “kurtarma” mitingleri de devam ediyordu. Bu milleti sokağa dökenler, kurnazlıklarını da sürdürüyordu.Parti bayrakları değil de, Türk bayraklarıyla gösteri yapılıyordu.Elbette böyle olacaktı. Görmüyor musunuz? Cumhuriyet yıkılacak, koca bir devleti dünya devletleri yıkamadı fakat bu iktidar partisi yıkacaktı(!) Ana muhalefet, siyası hayatı boyunca hep anti demokrat ve taassuplu şekilde davrandı. Hükümetin uzlaşı turlarından da bir sonuç alınamadı.
Biz, bütün bunları yazıp söylerken acaba hükümetin hiç mi suçu yok? Olmaz mı? Bir kere hükümet dış politikada “sıfır çekti.” İçerde de yapılanlar, bir veya daha eski hükümetlerin projelerini devam ettirdi. Yanı temelden başlayıp ta bitirdiği bir iş yok. Enflasyonun düştüğü fikride pek inandırıcı değil. Teröre gösterdiği müsamaha, ve kadrolaşma çalışmaları halkın gözünden kaçmadı. Bütün bunları muhalefet yerinde kullanarak çok katılımlı bu mitingleri düzenleyebildi. Hükümet bence, sistemin hoş göreceği birini aday gösterseydi. İlle de türbanlı birini seçtirmede inat etmeseydi (inatla murat olmaz deler) acaba bu huzursuzluk olur muydu? Neyse, olan oldu. Dereyi geçerken at değiştirilmez. Yalnız muhalefet ve peşindekiler, milletin seçtiği ve meclise gönderdiği o yüce meclisi bile boykot ettiler. Hükümet, kendi milletvekilleriyle tamamen katıldıkları halde, 367’yı bulamadılar. Anayasa Mahkemesi’ne şikayet edildi. Onlarında aldıkları baskılı bir karar sonucunda birinci tür iptal edildi. İkinci tür da aynı şekilde iptal edilince, şeçim yolu açıldı. Şayet gerekli yasa yapılır ve Çankaya’dan dönmezse cumhurbaşkanını da halk seçecek. Bakalım ki 22Temmz’da Türk milleti ne karar verecek. Bakalım, bundan sonra neler olacak. En iyi kararı sandıkta, Türk milleti verecek.En büyük hakim ve mahkeme Türk milletidir. Milletimiz ve vatanımız için hayırlı olsun. Yalnız unutmayalım, bakalım, bundan sonra, diğer cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 367 şartı aranacak mı? Lütfen, 367’yı unutmayalım.
HEPBEKAR/10.05.2007
SAHİPSİZ TARİH
Bir yıldan fazladır, medyada çok konuşulan ve ne yazık ki, pek de üzerinde durulmayan bir konu, hem de ülkemizi, milletimizi, tarihimizi ilgilendiren bir konu: “Soykırım İddaası…”Herkesin, nalıncı keseri gibi kendine menfaat sağlayacak şekilde yorumlanan ve geniş bir platform oluşturulamadan yapılan açıklamalar. Bir hatıra defterinin sayfalarından birini okuyup kapatmak gibi gelip geçti.
Tarih bilgisinden, millet, vatan, bayrak sevgisinden haberi olmayanlar savunup durdu bu “Soykırım” iddaasını. Asıl savunması gereken, bu milletten temsil yetkisi alanların susmaları, acaba bu düzmece laflar,düzmece değil de gerçek midir diye insanın aklına her şey gelmiyor değil. Neden acaba, sadece meclis kürsüsünden avaz avaz bağırmak yeterli midir sizce? Milliyetçilikten bahsederken, tarihi sahiplenenler, niçin bu konuda seslerini kestiler. Benim, bir şey çok dikkatimi çekti: Bizim tarihimizi Amerikalı profesör savunuyor…Başımızdaki yetkililerde şöyle diyorlar, bu yasayı meclisinden geçirmeye çalışan ülkelere: “Böyle bir soykırım olmamıştır;bu düşünceniz yanlıştır. Fakat siz bu yasayı meclisinizden geçirecekseniz, o da sizin bileceğiniz bir iş…” Nasıl savundu ülkemizi değil mi? “O da sizin bileceğiniz iş” Niçin diyemiyorsun ki: Böyle bir yasa sizin meclisinizden geçerse, bizde o zaman sizinle olan müttefikliğimizi ve ortaklığımızı oturup düşünürüz ve ona göre karar alırız. Millet meclisinde, bütçe ve memur maaşları konuşulacağı zaman, her parti, en ateşli konuşmacılarını seçer, hükümet muhalefeti, muhalefette hükümeti adeta topa tutar. Bazen de Kırkpınar güreşleri ve boks müsabakaları yapılır. İlk bakışta, bunlar her şeyin üstesinden gelebilir diye düşünürsünüz ve göğsünüz kabarır.Fakat gerçekte böyle değildir. Bu bağırmalar ve ağır eleştiriler, meclis binası ve parti merkezlerinin dışına çıkamaz. Beş yılda bir kerede seçim otobüsünün üstünden millete ahkam keserler; başka bir şey yok.
Kendisini sadece medyadan tanırım. İdeolojisi, fikirleri, siyasetini kabul etmem Eskilerin bir deyimi vardır: “Yiğidi öldür ama hakkını yeme.”demişler. Kimden söz ettiğimi anlamışsınız sanırım. Sayın Doğu Perinçek’ten bahsediyorum. Evet yürekli adam, delikanlı adam… Hem Almanya hem de İsviçre’de söyleyeceklerini söyledi. Diğer yalaka ülkeler Fransa, Lübnan gibi şimdi de İsviçre, bağımsızlık kaftanına bürünerek,Ermenilere şirin görünmeye çalışıyor. Kim bilir, belki de saat ihracatını artırmak içindir(!). Adam şiddete başvurmadı, insan öldürmedi.Kimseye de hakaret etmedi. Sadece hür ve haklı davamızı dünyaya duyurmaya çalıştı. Tabii ki, en çok bizdeki iktidar, koltuk,makam, mevki sevdalılarına duyurdu. Gördünüz değil mi? Ne hükümetten ne de küçük ve büyük muhalefetten ses çıkmadı. Hiç biri çıkıp da: Bu adamı destekleyen tek bir kelime etmedi. Peki, insan merak etmeden veya sormadan edemiyor işte: Bu ülkenin tarihini, vatanını, haklı davasını, bayrağını savunmak sadece sayın Perinçek’in görevi midir? Unutulan ve sahipsiz bu tarihi, uluslar arası arenada korumak, işlemediğimiz bir suçun cezasını çekmeye bizi zorlayan bu ikiyüzlü dünyaya sesinizi niçin çıkarmıyorsunuz?Bu tarih sahipsiz mi kaldı Allah aşkına?!
BEKARAYDIN/07.03.2007
AYDINLIK TÜRKİYE’NİN KARANLIK KÖYLERİ
Bir akşam, evimde televizyondaki haberleri izliyordum. Şöyle anlatıyordu sunucu bayan: “Muğla’nın Milas ilçesinin bir köyünde, köylüler hâlâ elektriğe kavuşamamış; vatandaşlar gaz lambalarıyla evlerini aydınlatıyorlar…” Ben, haberi duyunca hemen dikkat kesildim; acaba bir kamera şakası mıdır diye. Görüntüleri ve halkla yapılan röportajları, evlerinin içini gösteren görüntüleri görünce, hayır, şaka olurdu belki fakat bu kadar da rol yapılmaz dedim kendi kendime. Vatandaşlardan bir kaçı mikrofonda şunları anlattı: “Efendim, bize her gelen yetkili, ‘Yapacağız, bizim işimiz dediler; bizde onlara inandık, evimize borçla buzdolabı, televizyon, fırın, anten vb. aldık. Fakat aradan bunca yıl geçmesine rağmen, elektrik gelmeyince bizde o aldıklarımızı ya sattık ya da geri verdik.’dediler.
21.yy içindeyiz, bu çağda elektriksiz, telefonsuz köy olmasının parasızlık, unutkanlık, sırası gelmedi veya sabredin gelecek laflarının ne zamanıdır ne de mantıklı yanı. Maaşlara zam yapılacağı zaman önce milletvekillerine, sosyal güvenlik yasası çıkarılacağı zaman önce bürokratlara ve milletvekillerine, yeni meclis binası,zırhlı Mercedes, maaşlarda iyileştirme, kıyak emeklilik, yakın koruma… daha sayayım mı? Bütün bunlar hep milletvekillerine, sıra memura, işçiye ve köylüye gelince:”İMF ile anlaşmamız var; taahhüt ettiğimiz anlaşmaya uymaya mecburuz.” derler. Yanı, oy almaya sıra gelince işçinin yanına, işçiye, memura bir şey verileceği zaman İMF’nin yanına…Biz, öğrencilerimizi yetiştirirken onlara, bu çağın adının “Atom ve uzay çağı” olduğunu söylerdik. Tabii bu tanım dünya geneli için geçerlidir. Türkiye için geçerli olanda, oy zamanı işçinin, memurun yanında, onlara bir şeyler verileceği zamanda İMF’nin yanında olma çağıdır. Bu acınacak durum sadece Ege bölgesi için değil, Karadeniz bölgesinde, profesyonel dağcılara taş çıkartırcasına, kayalara tırmanarak okula gidiş-dönüş ve yine teleferikle öğrenci taşıması yapılan yerler vardır.Siz, bu acınacak durumumuza daha çok örnekler verebilirsiniz,eminim.
80’lı yılları henüz unutmadınız inşallah. O zamanların çok meşhur bir sloganı vardı: “Türkiye, çağ atlamıştır!... Keloğlan fıkralarını da hepimiz biliriz değil mi? “Az gitmiş, üz gitmiş, dere tepe düz gitmiş.Birde dönüp geriye bakmış ki, bir arpa boyu yol almış. Bizde işte bir arpa boyu yol almışız.
KAYNAK:20Aralık 2006/TRT 17:30 Ana Haber Bülteni
BEKARAYDIN/İkizdere/21.12.2006
BİRAZ SABIR, BİRAZDA HOŞGÖRÜ
Biz Türk milleti olarak, kendisi yakalansaydı en ağır işkenceyi görecekti, en onur kırıcı esir muamelesine tabi tutulacaktı fakat esir aldığı krala, hiç beklemediği bir bağışta bulunarak onun ellerini çözerek, ona esir muamelesi yapmadan serbest bırakan Sultan Alparslan’ın, İstanbul’u fethettiğinde kendilerinin kellesini uçuracağını düşünerek köşe-bucak kaçan fakat onlara dini ibadet ve inanç özgürlüğünü tanıyan Fatih’in, Anzak askerlerinin anne ve babalarına seslenerek; “Evlatlarınız için asla endişe etmeyin; onlar bizim Mehmetçiklerimizle koyun koyuna yatmaktadır…” diyen Atatürk’ün manevi torunlarıyız, evlatlarıyız. Savaşta bile, arkasından hançerleneceğini bilse bile, asla düşman tarafından bir kadına veya çocuğa saldırmaz. İşte biz böyle yüce bir milletin evlatlarıyız. Şanımıza leke sürmeyelim.
Aylar önce, Papa’nın Türkiye’ye geleceğini medyadan duyduk ve izledik. Bu haber bizlere duyurulurken, Papa’nın söylediği saçma-saban cümleler de anlatıldı. “Dinimiz hakkında söyledikleri, Türkiye’nin AB’ye alınmamasını, Ülkemiz aleyhine söyledikleri vb. Peki sonunda ne oldu? Türkiye’ye gelince, söylediklerinin hepsini yuttu, adeta inkâr etti. Arkadaşlar, ben, Papa’yı desteklediğimi asla düşünmeyin. Şayet bir insana tepki göstereceksen, eleştireceksen veya herhangi bir karşı davranışta bulunacaksan, önce o insanın mert, sözünde duran, kararlı bir kişi olması şarttır, bence. Fakat bu saydıklarımızın hiç birini Papa’da göremedik. Adam, eleştirdiği Türkiye’nin bayrağını eline alıp paşa paşa saldı, dalgalandırdı. Yanı, sözün kısası tükürdüklerinin hepsini yalamış oldu. Küçük bir kedi yavrusuna kılıçla saldırmak gibi. Dünya, bizi izledi ve gördü ki, Türk halkı kendileri gibi anti demokrat, taassup sahibi veya ikiyüzlü değil.
Başkasının gözünün kör olduğunu gören, kendi gözündeki küçücük çapağı bile göremez derler. Doğrudur. Biz, hep Papa’ya kızdık, sinirlendik, ağza alınmayacak cümleler bile söyledik. Peki, yıllardır üstü kapalı veya alenen dinimize, peygamberlere hakaret eden, İslâm’ı ilerlemenin en büyük engeli sayan kişiler olmadı mı? Elbette ki oldu. Öyleyse, önce içimizdekilerle mücadele edelim. Tabiî ki şiddetle değil, hukuki yollardan ve demokratik bir şekilde. En azından şunu düşünmemiz gerekmez mi? Önceleri, Papa’yı karşılamayacak olanlar, sonra ne oldu da hava alanında kendilerini buldular? Demek ki önce kendimizi sorgulamalıyız. Bizde öyle kişiler ve söylemler var ki, Papa ve söylediklerini gölgede bırakır.
Bizim, etkili ve baskın bir kamuoyu oluşturamadığımızı her zaman ve her yazımızda söyledik. Bugünlerde de büyük bir protesto potansiyeli oluşturmadık. İyi ki de öyle oldu. Yoksa provokatörler köşe başlarında bekliyordu zaten. Çok şükür, onların beklediği olmadı. Akıl, sabır ve sağduyu galip geldi. Demek ki, biraz sabır ve sağduyu bize çok şeyler kazandırıyor.
BEKARAYDIN/29.11.2006
VURDUM DUYMAZLAR
14 Temmuz 2006 tarihli bir gazete de şöyle bir başlık atılmıştı:”DDK (Devlet Denetleme Kurulu) Kilis ve Mardin uyarısı:’Yabancıların mülk edinme sınırı aşıldı. %0 5 olan sınır Kilis’te %0 40’a, Mardin’de ise %0 6 oldu. Yabancıların bir yerde toplanmamalarına izin verilmemeli.’ denildi.
Hükümetin çıkardığı yasalar Çankaya’da onaylandı. Bundan sonra ülkemizde bulunan yabancılar taşınmaz mal (bina, arsa, arazı) satın alabilecekler. “Para gelsin de nereden gelirse gelsin; yeter ki gelsin.” Diyenlerin dönemindeyiz, şimdilik. İşin en ilginç tarafı da şudur: Gelen yabancılar kalabalık, lüks, pahalı, metropol şehirlerden değil de, kenar mahallelerden, taşradan, varoşlardan, kilise, mabed gibi tapınakların, tarihi eserlerin yoğun olduğu yerleri seçiyorlar. Hem de fiyatının kat kat üstünde bir değerle yada kiralama yoluyla bu sinsi emellerine kavuşuyorlar.
Bu konu aylarca medyada konuşuldu ve tartışıldı. “Hiç bir sakıncası yok.” diyenler kadar, normal karşılayanlar ve “Büyük bir hata yapılıyor.” diyenler de oldu tabii. Hatta bu işi kaymaklı bir gelir kapısı görenlerde oldu. Yapılan savunmalar ise sudan bahanelerden başka bir şey ifade etmemektedir. “Biz Türk milleti, Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde Lüksemburg kadar bir alana sahip gayri menkulümüz vardır. Neden, biz de onlara böyle bir yasak koyalım; neden onlarda böyle bir haktan mahrum kalsınlar…?” İlk bakışta doğru gibi görünüyor fakat olaya bir de tarihi perspektiften bakarsak, hiç de doğru olmadığını göreceğiz.
II.Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir olan Almanya’da taş üstünde taş kalmamıştı. Ülkenin yeniden imar edilmesi gerekiyordu. Bunun için, başta Türkiye olmak üzere dünyanın bir çok ülkesinden işçiler getirildi. Ülkemizde, filmlere de konu olan çok sıkı bir sağlık kontrolünden geçti. Adamın ağzındaki dişlerini bile muayene ettiler; saydılar. Almanya’ya giden bu işçiler, Nazilerin baskıları altında, en ağır işlerde çalıştırıldılar. Almanca konuşmaları şart koşuldu.İşçilerin Türkiye’ye gelmelerine bazı şartlar konuldu. Paralarını ülke dışına çıkarmamak için Alman bankalarında gerekli yasaları çıkardılar. Yıllar sonra, Türkiye’ye izinli gelmelerini de ortadan kaldırmak için, ailelerinin Almanya’ya getirilmelerine müsaade ettiler. Hatta çocuk sayısına göre para vererek morallerini kazanmayı denediler ve başarılıda oldular. Bugünkü Almanya’yı Almanya yapan işçilerdir. Şimdi, orada yıllarca kalan bu Türk veya yabancı işçilerin, oradan gayrimenkul edinmesi gayet normal ve onların hakkıdır. Almanya; elindeki bu verimli işçi potansiyelini düşürmemek için “Çifte pasaport” bile vermiştir.Bizim kara kaşımıza, kara gözümüze aşık olduğu için mi yapmıştır bütün bunları? Kaşıkla vermişse kepçe ile geri almıştır. Bugün Almanya’da emekli olanların veya çalışanların yarısından çoğun sakat, hastalıklı vb durumlara maruz kalmıştır. Almanya gibi diğer Avrupa ülkeleri içinde durum aynıdır. Yanı bizim işçilerimiz, insanımız oraya ekmek parası için gitti. Yıllarca çalıştı, emeğini, sermayesini iyi kullandı, parasını değerlendirdi. Sonunda da ya bir ev, araba ya küçük bir işyeri kurmuştur. Türk işçileri gittiği her yerde önce çalışkanlığı, doğruluğu ile tanındı ve sevildi. Yoksa misyonerlik, cami yapmak, Avrupa’yı müslüman yapmak ,el altından Kur’an-i Kerim dağıtmak için gitmedi. Bunun aksını söyleyenler, ispata mecburdur. Örnek: Almanya’da bulunan bazı tarikatlar, kendi aralarında toplanır ve ibadet veya ayın yaparlar. O da Almanya ve öteki ülkelerinin elinde olan bir durum. İstemiyorsa yasaklasınlar. Yasaklamazlar. Çünkü: Onları zaman zaman kendi emelleri için kullanıyorlar.
Türk işçilerinin en çok bulunduğu ülke Almanya’dır. Doğu ile birleşince, artan işsizliğe çözüm bulmak amacıyla yabancıları ülkeden kovmaya başladılar. Özellikle “Nazi dazlaklar” işçilerimize saldırıyorlar. Hiç kimse Sollingen Faciası’nı unutmamıştır. Bu kadar çile, işkence, hastalık ve ölümler, en ağır şartlarda çalıştırma vb zorluklara göğüs gererek çalışan işçilerle, Avrupa’dan ülkemize sadece mülk satın almak, misyonerlik faaliyetlerinde bulunmak, teröre ve teröristlere destek olmak amacıyla gelenleri bir tutmak, “Su ve benzin sıvıdır; öyleyse ikisi de aynıdır; arabamıza su ve benzinde koyabiliriz.” demekle eş değerdir.
Filistin’in bugünkü durumunu hepimiz biliyoruz. Onlarda Yahudilere topraklarını satmışlardı. Şimdi ise kendi topraklarında işgalci durumuna düştüler. Bizimde aynı duruma düşeceğimizi söylemek cincilik veya falcılık değildir; her halde. İnsan, ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor: Acaba, gelen o insanlar neden sakin ve işsiz, fakir mahalleleri seçiyorlar? Çünkü;her gelen iktidar onların oyunu, onurunu aldı.Alınmadık bir canı kaldı. Onu da misyonerlere versin, kurtulsun gariban…Yoksul insan çok şey yapar. Karnı aç, sırtı çıplaktır. Kandırılması en kolay topluluktur. Hükümet ise yan yana cami, kilise, havra yaparak AB’ye gülümsemekle meşguldur. Yakında da İncil, Tevrat ve Kur’an dağıtmaya başlarsa şaşırmayın.
BEKARAYDIN/İstanbul/25.07.2006
BİZ NELER YEMEDİK Kİ
“Milleti aldatmak, duygu sömürüsü yapmak, boyun eğdirmek, panik yaratmak….. Siyasetçilerin işidir.” Böyle diyordu bir sosyolog.. Evet çok doğru demiş. Sanki bizim politikacılarımızı veya siyasetçilerimizi tasvir etmiş. Yalan, panik, duydu sömürüsü….Bizimkiler, bu konuların uzmanıdırlar doğrusunu söylemek gerekir.
Ne kazıklar yedi bu millet. Yemek borusunun tıkanıp tıkanmadığına, nefes alıp alamadığına, hatta geriye dönüp de bakmadan yollarına devam ettiler ve ediyorlar da….Siyasetin ve politikanın kirlendiğini, beyaz camların kirliliğinden anlamak mümkündür. Çıplaklığın pervasızca övüldüğü, kaymaklı ihalelerin medya patronlarına veya parti teşkilatlarına peşkeş çekildiği, bana verme ama yan cebime koy diyerek rüşvetin meşrulaştığı, kendi kadrolarını oluşturmak için, işe göre adam değil de, adama göre işin uygulandığından anlamak mümkündür.
Bu millet ne badireler atlatmıştır….Gazete de,”Bize, hormonlu gıdaları yedirdiler;bozuk ilaçları içirdiler…” diye yazdılar. Aaah arkadaşım ah! Biz neler yemedik ki? 1985 sonrası, Rusya’da ki Çernobil santralının patlaması sonucunda, özellikle Karadeniz bölgesi çok büyük miktarda radyasyona maruz kaldı…Bu felaket sonucunda en çok sevdiğimiz çayımızı içemez olmuştuk. Tam bu dönemde milletini kandırmayı ve aldatmayı, politikanın şiarı edinen burjuva bakan, eline bir bardak çay (başka bir yerden alındığı belli) alarak: “Bakın işte, ben de içiyorum!” diyerek nasıl da milleti kandırmıştı. Şimdi, Karadeniz bölgesi kanserle yatıp kanserle kalkıyor. Kendi milletine kazık atan, aldatan siyasetçi sadece biz de vardır. Yediğimiz kazıklar bizlere bağışıklık kazandırmıştır, övünebiliriz (!).
1991 seçimlerinde, 60 milyona “ iki anahtar” vaad edenlere ne demeli? İnşallah bunları da unutmamışsınız. Fakat yetmedi, bir de “24Nisan kararları” ile bir sille tokat daha yedik mi yemedik mi? Devam ediyoruz arkadaşlar! Boynuna ip geçirilmiş adam resimleriyle politika yapanları da gördük. Sonunda kendi iplerini çekmiş oldular.
Biz, Türk milleti olarak etkin bir kamuoyu oluşturamıyoruz. Bu zaafımızı kabul ve tasdik etmeliyiz. Ne olurdu sanki, eskimiş, köhnemiş taassupları red etmeyi bir öğrenebilsek…Bizim en iyi yaptığımız işlerden bazıları: Şehir magandalığı, vur-patlasın eğlence, taşlı, sopalı seyirci, hız meraklısı trafik canavarı, terör, kahvede siyaset… Yalnız fazla da umutsuz olmayalım. Özellikle 200 li yıllardan sonra milletimizde ileriye dönük gelişmeler oldu; (tek partili hükümet kuracak kadar). İyi de, bundan sonra yine eskisi gibi, akraba, eş-dost hatırına oy kullanmaya devam edersek, yapılanlara değil de yapılacaklara inanırsak, bu gelecek olan yağlı ve katmerli kazıklara kendimizi hazırlayalım derim. Ye yiyebildiğin kadar!...
BEKARAYDIN/İstanbul/24.07.2006
BİZİMKİLER BAŞKADIR(!)
11 Temmuz tarihli Hürriyet Gazetesi: “Dudaklarını bile kıpırdatmadılar……” Yazının devamını kısa ve öz olarak yazıyorum: “Almanya 2006 Dünya Kupası’nda millî marşları okunurken, dudaklarını bile kıpırdatmadan durdular…Söyleyenlerde ya göstermelik ya da mecburiyetten. Bunlar arasında Zidane ve Ribery de vardı.” Haklısınız sayın Özkök.
Kurtuluş Savaşı’mız ve bayrağımızla dünya milletlerine unutamayacakları bir ders vermiştik. İşte o dersin gelecek nesillere anlatılması, unutulmaması ve bu yurdun kolay kazanılmadığının kavratılması açısından, bayrağımız, atalarımız ve milletimizle özdeşleşen bir de İstiklal Marşı’mız vardır. Resmi bayram vb günlerde kadın, erkek, çoluk-çocuk hep bir ağızdan coşkuyla söyleriz bu marşımızı…Söylemeye de devam edeceğiz, ta ki dünyada tek bir Türk kalmayana kadar….
Ne garip bir rastlantıdır ki, bu milli marşlara olan ilgisizlik ve angarya bizde de vardır, maalesef. 12 Eylül öncesi bazı radıkal partıler ve eğitim yuvalarını arka bahçelerinin çiçekleri görenler, kendi mitinglerinde hatta günlük hayatlarında bile İstiklal Marşı’mıza dil uzatıp, söylendiği zaman ya yerde oturmuşlar ya da hiçe sayarak gereksiz görmüşlerdi -sanki kendileri Mehmet Akif’ten daha müslümandılar- Kimdir bunlar diye soracaksınız, biliyorum. Bu insanlar manda altında yaşamanın dayanılmaz hafifliğine, Atatürk’e destek verdiği için M.Akif’e kin kusanlar, ( daha sonra bazı konularda fikir ayrılığına düştükleri için Mısır’a sürüldü ve orada esaret altında ömrünü tamamlamıştır M.Akif) ve vatan-millet-bayrak üçlüsünü göremeyen sefil yaratıklar….Onlara göre, yaşamaktır önemli olan. Yaşayalım da nasıl olursa olsun diyen angarya herifler.
Ben de böyle bir kişi ile karşılaşmanın bahtsızlığını yaşadım. Bu devletten maaş alan, ekmeğini yiyip suyunu içen bir memurdu. Marşımız söylenirken, o yerde oturdu. Şimdide emekli olmuş, yine devlet babanın ekmeğini yemeye devam ediyor. İstiklal Marşı’mıza toz kondurmayan sağ bir partinın fraksiyonlarına mensup kişilerin web sitelerinde başyazarlık yapmaktadır. Ne gariptir değil mi? Bu devletin temellerine dinamit koyanlar yine bu devlet tarafından beslenmektedir. Hem de flaş isim olmuşlar.
İstiklal Marşı’mıza bile “hayır” diyen bu kişiler, acaba ellerine fırsat geçse ne yapmazlar ki? Demek ki fazla uzağa gitmeye gerek yok. Kaldı ki Zidane, aslında bir Cezayirli ve müslüman… Onu Fransız yapan sadece elindeki nüfus kâğıdıdır. Öyleyse dini, dili, ırkı ve vatanı bir olan bizim bu sefillere ne demeli.
BEKARAYDIN/12.07.2006/İstanbul
MEDYA KİMİN YANINDA?
Globalleşen, küreselleşen ve 2.Milenyum dediğimiz bu çağda, artık herkes medyanın gücünü kabul etti veya etmek zorunda…Neden? derseniz, medya, istemediği hükümeti düşürür, yılda bir gol atan futbolcuyu yıldız, haftanın, ayın, yılın futbolcusu seçer.Müstehcenlik dolu, menşei neresi olduğu bilinmeyen şarkıları söyleyeni yılın sanatçısı seçer.Kaymaklı ihaleleri kendi adamları alırsa,” üsülüne uygun” başkaları alırsa, “iktidar yanlıları ihaleyi kaptı…..” daha sayalım mı yoksa yeter mi?
Çok iyi hatırlıyorum. Hiç unutmam eskiden, siyah-beyaz ekranların olduğu dönemlerde ekranlarda yabancı dizi veya sinema furyası vardı. San Fransisco Sokakları, Baretta, Komiser Kolombo Vadideki Hayat, Zengin ve Yoksul, Dallas, Shogun vb. Haftada bir veya iki gün yayın yapan televizyon, bütün aile veya aileleri ekranların karşısına toplardı. Bu filimler bizi öylesine etkilemişti ki, günlük hayatımıza bile girmiş, nerdeyse çocuklarımıza bile o filmlerdeki aktörlerin adlarını verirdik yada onların karakterlerini , en yakın arkadaşlarımıza sıfat olarak yüklerdik. Bizim Yeşilçam filmlerimiz de haftada bir gün gösterilirdi. Kanal sayısı çok az, hatta bir tane olduğu için, mecburen ekranlarda ne gösteriliyorsa onu izlerdik. Eleştirecek ne vaktımız vardı, ne de yeteneğimiz. “El mahküm” diyerek izlerdik.
80’li yıllardan bu yana artık renkli Tv izlemeye başladık. Kanalların sayısı arttı. Yabancı dizi ve sinemalara olan ilgimizde artmaya devam etti. O zamanlar,”Neden yerli bir dizi yok, haftada sadece bir Türk sineması var, gerisi hep yabancı dizi. Biz, yabancı ülkelerin ahlakını ve kültürünü öğrenmeye mecbur muyuz?” derdik. Bizim bu dediklerimizi karıştırıcı, ayırıcı, analizci, işine geleni yayınlayan, gelmeyeni kendilerine göre yorumlayan, nalıncı keseri gibi hep kendine yontan medya duymuş olmalı ki, şimdi her kanalda en az beş tane dizi, aşağı- yukarı 100 tane de kanal, çarparsanız, haftada en az 400- 500 tane dizi, film yada sinema eder. Alın size yerli dizi, bol bol seyredin (!) Bir tane “14’lü” silah görünümünde kuru sıkı tabanca, bir kırmızı gül, bir zengin kodaman evi, bir tane mercedes taksi, bir kaç tane kötü karakter oyuncusu, beş on tane de mini etekli bayan işte sana yerli bir dizi….Beğendiremedik mi? Aman efendim rica ederim. Seçimden seçime hatırlanan, sizin çizdiğiniz yoldan giden partilere oy veren, memura % 1 zam veren partiye can veren, devletin arazisine bedelsiz tapu veren, yabancılara peş-keş çeken, başındaki bir baş örtüsüyle bile tehlike yaratan bizlere çok bile(!)
90’lı yıllar, özellikle 1996-2000 arası, medya bayağı işler gördü, hükümetler kurdu, yıktı, koalisyon yaptı, olmadı yıktı…Çok işlere burnunu soktu. Benim öğrenmek istediğimi değil, kendisinin istediklerini öğretmeye kalktı. Benim, hür irademle seçtiğimi değil, kendi menfaatlerine, çıkarlarına, ideolojisine uygun partileri iktidara getirdi. Türk medyasının bu hünerleri, becerileri, yetenekleri su götürmez bir gerçek. Bunları inkâr etmek nankörlük olur doğrusu (!)
Kerameti kendinden menkul medyanın, aslında olayların içinde, kimin ne yaptığını, ne haltlar karıştırdığını en ince detaylarına kadar bilir. İstese Türkiye’de neler oluyor, kuvvetler ayrılığı ve bağımsızlığı gerçekten var mıdır ve bağımsız mıdır, acaba iktidar olabilmek için, sadece milletin oyunu almak yeterli oluyor mu, yoksa başka neler gerekiyor, “ kara kitap” ne diyor…..? Ahtapotun kolları her yana sarılmıştır. Fakat olayları, tespit ve gerçekleri hep kendi isteğine göre, istediği zaman kullanır.İşte, bu da Türk medyasının bükülmez bileği. Şimdi sizlerin aklına şöyle bir öneri gelmiştir mutlaka:”Madem ki bükülmez bilek dediniz, öyleyse bükemediğiniz bileği de öpün….” Biraz haklısınız ama acele etmeyin. Biz, medyanın değil de, medyaya bu gücü sağlayanların, seçimden zayiat vermeden, perişan olup sandıkta son nefesini vermeden kimler çıkarsa onların bileğini öpeceğiz. Türk milleti uyanmıştır, medyanın inandırıcılığı da kalmamıştır.
BEKARAYDIN/01.07.2006
HERKES GÖREVİNİ YAPMIŞ(!)
Yaklaşık bir yıldır yargı, medya ve mecliste çok hararetli tartışma ve çalışmalar oluyordu. Muhalefet her zamanki gibi dereleri yukarı akıtmakla meşgulken, yargı da, türban konusunda alıştığımız veya adımızı ezberlediğimiz gibi ezberlediğimiz, sonucunu tahmin etmek için de sihirbaz olmaya gerek bırakmayan kararlarını veriyordu.Biz de, meselelere önyargı ile hüküm verme ve sonunda da işin içinden, sütten çıkmış ak kaşık gibi çıkma yeteneği oldukça gelişmiştir.Keza, bu konulardaki yeteneklerimiz su götürmez bir gerçektir.
Geçen hafta, yargıya yapılan saldırıyı aklı başında olan herkes kınadı. Bizde kınıyoruz. Verdikleri kararlar yanlış veya yanlı, doğru yada tarafsız, her ne şekilde olursa olsun, yargıya kurşun sıkmak bence devlete kurşun sıkmak kadar cahilce ve delicesine yapılmış bir harekettir.Kurşun sıkmak niye….? Ben, o yargı mensuplarına suç bulmuyorum. Onlara o kararları verdiren kanunları kim hazırlıyor kim onaylıyor.”Söyleyene değil bir de söyletene bak.” derler. Verilen kararları doğru bulmadın mı? Alırsın o personeli görevden. Aynı hata mi devam ediyor.? O zaman da kanunları hazırlayanları meclisin dışına bırakırsın (2000 seçimlerinde nasıl olduysa).
Yargıya yapılan bu üzücü saldırıya, herkes tepkisini gösterdi .göstermeliydi de.Yalnız öyle,” yüzüğünü evde kaybeden ve ev karanlık olduğu için bahçeyi kazarak bahçede yüzüğü arayan Nasrettin Hoca gibi olayın iç yüzünü ve seyrini değiştirmek değil. Medya, hemen tetiğe bastı:”Laikliğe ve cumhuriyete yapılan saldırı…” diye.Fakat, bakanın biri şöyle bir önsezi de bulundu:”Acele etmeyin; göreceksiniz.Bu işin altından hiç beklemediğiniz işler çıkacak.”Aynı dediği gibi de oldu.Hiç beklemediğimiz işler, kişiler çıktı. Şimdi medya ne yapacağını, neler yumurtlayacağını düşünüyor.Çünkü:Önyargılar da bulunmak ve tespitlerinde ki yanılmaları yüzünden inandırıcılıklarını yitirmişler.İşin başka bir üzücü tarafı da, yürütmenin başında olanlar, halkın gösterdiği bu aşırı ve kaba tepkiyi “haklı ve meşru” görenler…”Bizde şöyle bir soru soralım:40-50 bin kişinin celladı Apo kasabını, tabiri caizse İmrali’da, Adana kebabi ile besleyeceğine ve O’nun her ihtiyacını karşılayacağına dair Amerika’ya söz verenlere ve bu konuda imzalı taahhüt verenlere niye böyle bir tepki göstermediniz? Şimdi siz de diyeceksiniz ki, “Biz, o tepkiyi seçimde gösterdik. Eyvallah. Orası doğru. Bu hükümete de aynı tepkiyi seçimde gösterebilirdiniz? Anlıyorum, cevap yok!..
Günümüzde cezaların caydırıcılığı ve inandırıcılığı kalmamış maalesef..AB’ye “uyum yasaları” çerçevesinde, polisin elinde ki silahı ve copu ceza olsun diye onlara taşıtılıyor.Bir kapıdan suçlu giren öteki kapıdan elini, kolunu sallayarak çıkıyor. Peki bu ve bunun gibi, yabancılara mülk satışını, nerdeyse suçluyu mükâfatlandıran yasaları ben mi onayladım? Yukarıda ki üzücü olay, cezaların kayırmasız ve istisnasız uygulanışı olsaydı acaba meydana gelir miydi? Birileri, bazen kızgın güneşte peteğin gözüne çomak sokuyor. Kimlerin bu işi neden yaptığını da varın siz düşünün.
Her adlı yılın açılışında, emekli olanlarında veda konuşmalarında hep aynı mesajlar verilir.:”Laiklik,şer odakları, irtica…”Bilmeyen de zanneder ki, bu memlekette herkes devletle uğraşıyor, rejimle savaş halinde.Hayır, gerçekle uzaktan, yakından alakası yok. Ülkemizin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik durum, diş politika ve eğitim durumumuz, her nedense hiç konuşulmaz.San ki bunlar dört-dörtlükte yukarıda ki saydıklarımız tehlike arzediyor. Bu günkü Türk medyası da zaten o kadar arıyor, hemen ertesi gün kocaman sayfalar:”Çok önemli mesajlar verdi. İrtica konusuna dikkat edilmesini önemle vurguladı…” Aynen bunlar yazılır, okunur ve söylenir.Biri nalına vurur diğeri de mıhına.Zaten medya hep temiz olan yerleri süpürür.
Editör 25.05.2006
EZMANIN TEGAYYÜRÜYLE AHKAMIN TEGAYYÜRÜ İNKAR OLUNAMAZ
Zamanın değişmesiyle değişen hükümler örf ve adete dayananlardır. Çünkü:
İnsanların ihtiyaçları da değişir. İşte bu değişikliğe uyarak örf ve adetler de değişir.
Örfün değişmesi, ona isnat eden hükümleri de değiştirir. Fakat İslam hukukunun asıl kaynaklarına dayanan hukuki delillerden örf ve adete dayanmayanlar değişmez.
Örnek: Kasten adam öldüreni kısas gibi. Zira bu durum örf ve adete dayanmaz ve değişmez. Genel kaidenin örneklerinden bazıları şöyledir:
Eskiden evler ve müştemilatı hep aynı tarzda yapıldığından, bir evin bir odasını görmek hiyar-ı rü'yeti (görme sonucu muhayyerlik hakkını) isnat ederdi bu hususta örf mevcuttu. Zamanla ev inşaatında insanların örf ve adetleri değişti. İslam hukukçuları, evin bir odasını görmekle hiyar-ı rüyet hakkının düşmeyeceğine, evin bütün müştemilatının görülmesi icap ettiğine fetva vermişlerdir. Ebu Hanife, mal hakkında olan şahitlikte şahidin tezkiyesine lüzum olmadığını bildirmiş, zamanında insanların dürüst kimseler oluşu sebebiyle, hasımların tenkidi halinde şahitlerin tezkiyesine ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Fakat zamanla insanların durumlarında değişiklik, yalancılık, itimatsızlık görülünce Ebu Yusuf b. Hasani ş Şeybani gizli ve açıkça tezkiyelerinin lüzumuna dair içtihadda bulunmuşlardır. Hanefi hukukçularına göre, gasibin menfaatı ödemesi, tazmını gerekmezken sonraki Hanefi hukukçuları insanların yetim, vakıf, istiğlalen vakıf mallarını gaspederek kolayca istifade etmelerini adet haline getirmeleri üzerine, böyle istifade ve gaspta bulunanların tazminat ödemeleri icap ettiğine fetva vermişlerdir.
Prof. Dr. Abdulkerim ZEYDAN/İslam Hukukuna Giriş
NEDEN HUKUKÇU OLMADIM
Hiç unutmam, ilkokulda okurken hep kaymakam olacağım derdim. Sıra ortaokula gelince hayallerim değişti, bu kez mühendis olmayı düşündüm. Hatta bu isteğim lisede okurken bile devam etti. Fakat her nedense aklıma hukuk okumak hiç gelmedi. Oysa hukuk, insanlar arası ilişkileri düzenleyen, kanun, tüzük ve yönetmelikler çerçevesinde, hak ve sorumluluklarımızın neler olduğunu anlatan kurallar bütünüdür. Yanı, insan hangi mesleği seçerse seçsin, mutlaka haklarını ve sorumluluklarını bilmesi gerekiyor. Hele günümüz Türkiye'sinde.......
Roma' da hukukun ortaya çıkış sebebi; Güçsüzü güçlünün elinden kurtarmak,yada en azından onun seviyesine ulaştırmak veya en iyimser bir tanımla onunla eşit duruma getirmektir. Hukuk, her ülkede aynı yaptırımlara sahip değildir maalesef. Bizim ülkemizi örnek verecek olursak, bizde hırsızlık yapanlara verilen ceza 2- veya 3 ay fakat başka ülkelerde daha az veya çoktur. Örnek: İslam ülkelerinde el, kol kesmeye kadar gider. Bu farklılıklar, ülkelerin demokrasi ile yönetilip yönetilmeyişine, siyasilerin oy avcısı olup olmayışına, genel kültürüne, yasa koyma ve uygulama anlayışına göre değişiklikler gösterebilir. Bu farklılıkları normal karşılayabiliriz fakat en kötüsü de bence şudur: Yeri geldiğince güçsüzü güçlünün elinden kurtarmak, başka bir zamanda aynı suçu işleyen başkaları olunca o zamanda güçlüyü güçsüzün elinden kurtarmak.. Evet evet yanlış okumadınız. Güçlüyü güçsüzün elinden kurtarmak veya dayısı, arkası sağlam, zengin kişilere sıra gelince başka uygulanıyor. Yanı babacığım, sakala göre tıraş.
Beyoğlu, 1.Asliye Hukuk Mahkemesi, kendisine isim tashihi(ad değiştirme) için gelen vatandaş, Şorej adını almak istediğini bildirmiş. Mahkeme, bu kelimenin anlamını bilemeyince, resmi bir yazı ile İstanbul Kürt Enstitüsü' ne müracaat ediyor ve Şörej kelimesinin anlamı konusunda bilgi istiyor. Bizim bildiğimiz veya herkesin bildiği şudur: T.C. Vatandaşı olan bir kimse Türkçe adı kullanmak zorundadır. Şayet, kullanılacak isim konusunda herhangi bir ihtilaf olursa o zaman Türk Dil Kurumu'nun çıkardığı sözlükten yararlanır. Konuşmaya sıra gelince herkes Atatürkçü olur, icraata sıra gelince işler değişir. İnsan, sormadan edemiyor: Kanunla kurulmamış, yetkisi olmayan, yasak faaliyetleri gizlice veya açıktan yapan bu dernek nasıl oluyor da, bir bağımsız yargı tarafından muhatap kabul ediliyor? tekrar soruyorum: Böyle bir durumda bilgi isteyen mahkeme değil de, devletin herhangi bir kurum veya kuruluşu olsaydı, mesela okul müdürü, kayıt için gelen kişinin adı Şorej olsa ve bu çocuk hakkında kayıt konusunda şüphesi olan bu müdür? Bu Enstitüsü(!)'den bilgi isteseydi ve mahkemeye de intikal etseydi ne olurdu? Sonucunu bilmek için, arkadaşlar sihirbaz olmaya gerek yok. Hakkında soruşturma açılırdı. İşte, ülkemizde hukuk, kanun ve yargı anlayışı böyledir.
Sadece, bunlar değil, binlerce çarpıklık var hukukumuzda. İşte, ben bu ve bunun gibi daha birçok yanlışlıklar için kendime kızıyorum.Hem de çok kızıyorum. Neden hukukçu olmadım!
Kaynak: Milliyet Gazetesi, 14 şubat 2006
STİKLAL MARŞI
16 tane devlet kurmuş şanlı tarihimizde, bizi cephelerde yenemeyenler, maalesef içimizdekileri satın alarak bu emellerini gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.Her bir planlarını sıraya koyarak, aşamalı olarak uygulamaktadırlar. Biri tutmazsa öteki, biri biterse ötekini uygulamaya sokmaktadırlar. Fazla eskiye gitmeden, daha bundan 15 yıl önce, sağ-sol ideolojilerini ülkemizde uyguladılar. Kardeşi kardeşe düşman etme, baba ile oğul arasına silahı koyarak ayırmaya çalıştılar. Nice gençler, genç beyinler bu sapık ideoloji yüzünden ya işkence gördü yada işkenceden öldü, işinden atıldı, sürüldü, sürgün edildi. Darbeler meşrulaştırıldı, idam sehpaları kuruldu, demokrasi felç edildi. Hepsi bu kadar mı? Hayır! Daha bitmedi anlatacaklarımız.
Her bağımsız devlet, kendine bir bayrak seçer. Kedini ifade edebilecek bir de millî marşı olur, törenlerinde, bayramlarında söylerler. Bizi bu günlere getiren, ulusumuzu, toprağımızı düşmanın o çirkin çizmeleri altına ezilmekten kurtaran atalarımızın, cephelerde Allah Allah!..diye bağırarak, savaşa değil de düğüne gidercesine ölüme giden bu şerefli insanlarımızın, o günlerin bir daha yaşanmaması, hatırlanması ve gelecek nesillere anlatması bakımından, İstiklal Marşı'nın değeri daha büyüktür. Fakat düşmanlarımızın kaç para ve ne kadar makam-mevki vaat ettiklerini bilmediğimiz bazı aciz insanlar, her nedense bu marşımıza kafayı takmışlar."Soykırım" palavraları yüzünden ceza alınca, AB baskısıyla affedilince şımaran bu kimseler şimdi de "Neden, Kahraman ırkıma diyorsun? Bu ırkçılık değil mi?" Şimdi bu yalakaya ne dersiniz? Cephede savaşan bu şanlı Türk milleti değil de senin Kirkor deden miydi? Beni en çok üzen de, o toplantıda onu kuzu gibi dinleyenler oldu. Hem de bir üniversitenin konferans salonunda....
Dün yine bir gazete de okudum. Dershanenin birinde, öğrencilere bazı sorular sorulmuş. İstiklal Marşı'mızın dizeleri değiştirilerek mesnetsiz, pervasız ve şarlatan tipi cümleler eklenmiş. Bu kimseler de yukarıda anlatt