Own free website with 1 GB free space?
   
  ASLINI İNKAR ETMEYENLER
  MAKALE-YORUM
 
      ASLANI KEDİYE BOĞDURMAK
Ülkemizde yaşayan hemen her Türk vatandaşının nüfus kağı- dında, din hanesinde İslâm yazar. Yalnız, herkes aynı dinden olma- dığı için, bazıları da kendi dinlerine göre düzenlenmiş kimlikleri var- dır. Kimsede bu durumdan asla şikayetçi değildir. Kimseye:”Sen, be- nim dinime gir.”diye baskı yapılmadı, yapılamaz. Ülkemizde, din konusunda yapılan hemen her söylemde:Halkı- mızın “Yüzde doksan dokuzu müslümandır.”deriz. Acaba, gerçekte öy- lemidir yoksa lafın gelişi mi söylenir? Yalnız, bu kavram herkesin ağ- zında sakız olmuştur. Eski siyası liderlerimize bakın, hepsinin ağzından bu sözleri duymak mümkün. Seçim meydanlarında kesilen kurbanlar,”İn- şallah,maşallah, Allah,Kur’an…”Hiç endişe etmeden, laikliğe leke getirme- den(!) bu cümleleri söylerler. Korkmazlar. Çünkü: Halkımızın yüzde doksan dokuzu müslümandır. Konuşurken mangalda kül bırakmayan, icraatlarını sıralarken İslami te- rimlerle süsleyen bu insanlar, acaba yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bu milletin, neden önüne hep,”laiklik, Avrupa İnsan Hakları, AB kararları çıkarı- lır? Çağdaşlığa aykırılık, Türkiye laiktir,laik kalacak sloganları atılır, attırılır? Yüzde doksan dokuz, yüzde yüze varmak için geriye kaç kalıyor? Bir. Yanı, Bu bir sayısı ülkemizde yaşayan Museviler, Ermeniler,Hıristiyanlar ve ötekiler.. Gerçekte nedir bu yüzde doksan dokuz ve yüzde bir? Hanı, Atatürk ne demiş- ti? Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir! Peki, şu anda mecliste bulunan 550 milletvekili bu millet adına orada değiller mi? Meclisten çıkan bir kanunu, bir Prof. Nasıl tanımaz? Medya, bu durumda neden ikiye ayrıldı? Hanı, insana öz- gürlük, inanca saygı, hanı yüzde doksan dokuzu Müslüman ülke...? Üniversiteler deney,proje, buluş, icat, ülke yönetiminde söz sahibi olunabilecek bir kurumdur. Burada beyinler konuşacak,eller çalışacak…Fakat bizim Proflar, “Kippa ile gelsin kabul ama türbana hayır! diyen biri. Nasıl bilim adamı yetiştirecek? Neden acaba, kippa da bir dini simgedir:Musevilerin dini kıyafetlerinden biridir. Demek olu- yor ki: Musevi’ye evet, Müslüman’a hayır! Pes doğrusu. Bir bayan, inancı gereği ba- şını örtemeyecekse, inandığı gibi yaşayamayacaksa, özgür değilse, -kırk satır mı kırk ka- tır mı dercesine- ya başını aç, yada okula gelme deniyorsa, peki nerde kaldı yüzde doksan dokuz? Dağ başında duman görünse hemen siyasiler, vatandaşların ellerine Türk bayrak- larını verip meydanlara salıyorlar. “Türkiye laiktir;laik kalacak…! Bu bayrak sadece sizin mi? Örtünmek isteyen örtünebilsin. İnancını yaşamayı öyle düşünüyor,örtsün başını. Yanı, bu devlet, bir türbanla yıkılacak kadar zayıf mı? Hep devleti düşünen sizler(!) İnancı ge- reği örtünenleri devlet yıkıcı mı kabul ediyorsunuz? Asla öyle değiller, asla öyle değiliz. Hep siz yürüyorsunuz, peki birde onlar yürürse? Milleti tahrik etmenin kimseye bir şey ka- zandırmayacağını o baskıcı, sözde özgürlükçüler bilmelidirler. İslam’da aşırılık yoktur. Yanı öyle kara peçeyle, şalvarla,çarıkla, fesle girilmesine bende karşıyım. Şayet bir öğrenci, oku- duğu okula ,kanunlara uymayan bir tavır ve davranış içine girerse, bu memlekette hakim ve savcılarımız, emniyet güçlerimiz vardır.Cezası neyse verilir;gerekiyorsa okuldan atılır. İşte bu kadar. Atatürk, bir sözünde ne demiştir?: “Millet dinini, diyanetini öğrenmek için mutlaka bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur.” Peki, bu gençlerimiz, bırakın din öğrenmeyi, dininin ge- rektiği gibi yaşayamıyorsa, nereye gidecek? Ülkesini şikayet etmek için AİHM’ne mi gitsin? Seçimden önce örtülü, örtüsüz herkesi kucaklayarak oy isteyenler, seçimden sonra bam- başka biri oluveriyorlar. Hemen Kur’an’a sarılıp fetva veriyorlar. Siz, belki biliyorsunuz, bel- ki bilmiyorsunuz: İslam, sadece bir örtünme değildir. Onu, cami ile ev arasına hapsedemez- siniz. Bugün ülkemizde, yüzde doksan dokuz, yüzde bir tarafından ezilmek isteniyor. Yanı, as- lanı kediye boğdurmaya çalışıyorlar. Demokratik, yasal haklarımızı kullanarak buna izin ver- meyeceğiz, vermemeliyiz. EZELDENBEKAR/İkizdere/23.02.2008
                MAKALE-YORUM

                      DİKİLİ  AĞAÇLAR

         Her  seçim  zamanı, insanların  birbirlerine  kızgın  oldukları,

karalamak  için  fırsat  kolladıkları,karşı  partiyi  yerden  yere  vur-

dukları  vb.  zamanlardır. Karşı  partiyi  nasıl  rencide  ederim, ona gidecek oyları  nasıl  engellerim…

          Bu yaz  yapılan  seçimler,  eskiye  oranla  daha  kırıcı,alaycı,

hakaret  dolu,nerdeyse  küfre  ve  sövmeye  kadar  gitti. Nitekim  bunlardan  biride, ana muhalefetin  geçmişine  yönelik  eleştirilerdi.

Eleştiriyi  yapan da iktidar  partisiydi. Neymiş  efendim: CHP’nin geçmiş  iktidarları  zamanında  dikmiş  oldukları ağaçlar. “CHP’nin  dikili  bir  ağacı  yok…”Böyle  diyordu  iktidar  partisi. Muhalefet henüz  kesin  bir  cevap  vermeden, gazetecinin  biri  atıldı ortaya ve  başladı CHP’nin dikili ağaçlarını  saymaya(!).

        Acaba  dikili  bir ağacı  var mı  CHP’nin?  Geçmişten  bahsedilmesini  pek  sevmez. Eğer  ille de  anlatmak  isterseniz, Atatürk’ün  ilke  ve inkılaplarına  sımsıkı  sarılmak,onun  kurduğu  bir  partiye sahip  olmak,demiryolları, İzmir  İktisat  Kongresi, Sümerbank,  İş Bankasını  kurmak, Kurtuluş  Savaşı’nı  kazanmak,Lozan  Zaferi vb.

Gazeteci  arkadaş,  bunları partinin  artıları  hanesine yazıyordu,  hem de  böbürlene  böbürlene. Fakat  uzun yıllar  geçmesine   rağmen, Atatürk’ten  sonraki,dönemi,  yanı  Milli  Şef’in  dönemini  nerdeyse hiç  anlatmazlar. Anlatılması ve  yazılması  bile yasaktır  çünkü.

        Halk,  savaştan  yeni  çıkmış,zaten  ardı ardına  süren bu  yedi  yıllık  var olma-yok olma  mücadelesinden sonra, belki de  çoğunun  başını  sokabileceği bir  evi bile yoktu. Kahraman  Türk halkı,  ya savaşa  gitmiş  yada  gidemediği için  elbise,  silah  ve  elbiselerini  gidebilene vermişti. Süngü ve  mermi  her  zaman  göğsünde  savaşmış,  cepheden  cepheye  koşarken, düşmana  saldırırken,  zaferi kazanırken,  şahadet şerbetini içerken, dilinden düşürmediği  bir  veya  birkaç  cümle  vardı  o  Mehmetçiklerin: La ilahe  İllalah, Muhammeden Resülüllah… Fırsat buldukça ibadetini de  aksatmayan  Türk askeri,  her  nedense zafer  kazanılıp ta, rahata  erişince,  sanki  yukarda ki  cümleleri  duyanlar,  fırsat  ellerine geçince intikam  almaya  başladılar. Ezanı  Türkçeleştirme bir  başlangıçtı.  Zülümler  her geçen  gün  artıyordu. Caminin  kapısına jandarma dikilirdi, içeriye  girmek  yasak! Arapça  ezan  yasak! Yanı  İslam  dini  yasak… Bunu da  partinizin  dikili  ağaçları  hanesine   yaz gazeteci  bey! 

            Atatürk’ten  sonra koltuğa  oturan şef,  bir  ara hem başbakanlık  hem de cumhurbaşkanlığı da  yaptı.  Millet, zaferi yakalamanın  sevincini  yaşayamıyordu. Savaşta,  düşman  kurşunuyla aniden  ölenlerin  yanında,  savaştan  sonraki  çileli ve işkenceli  hayat, onları yavaş  yavaş  öldürüyordu.Koltuğu  devralan Şef’in  ilk icraatı:Paraların  üzerindeki  Atatürk  resmini  kaldırıp  onun  yerine kendi  ismini  basmak,  devlet  kurumlarındaki  resimleri de  kendi  resimleriyle  değiştirmek  oldu.Silah  arkadaşının yaptıklarına bak,  gazeteci  bey, unutma,  bunları da  dikili  ağaçlarınıza  yazın.

         Halk  zaten  fakırdı. Savaştan çıkalı yaklaşık  20-25 yıl  olmuştu. Tarla,  bağ ve  bahçesinde  ekip biçtiği  nesi  vardı  ki? İşte  bu insanlardan  bile  vergi  alındı. Güya devlet  hazinesini  düşünüyormuş. Millet,  kendilerinden  zorla  para  alan “Tahsildar” sanki  şefin  köylerdeki  uzantısıydı. Bu  tahsildarlar   aynı  zamanda, ezanın Türkçe  okutulmasından da  sorumluydular. Şu  paralellik,  rastlantı ve uygulama şekline bakın: O  yıllarda  Rusya’da  Lenin  veya  Stalin,  Türkiye’de  de  Şef  dönemi… Tahsildarlar  köyleri  gezer,  vatandaşların  evlerine tek  tek  uğrayarak arazı ve  hayvanlarından  vergileri  alırdı.İsteseler de  istemezseler de.  Zaten  onlara  böyle  bir soruda  sormazlardı. Vatandaş,  hayvanının  vergisini  vermemek için  ya  hayvanını  satıyordu,  ya  ormana  kaçırıp  geceyi  orda  hayvanıyla  birlikte  geçiriyordu.  Yada  hayvanın  ayaklarını  bağlayıp  kendi yatağına yatırıyordu. Yoktu milletin  parası. Yok  işte  yok! 

Hatta  bu konuyla  ilgili  bir de olay  anlatırlar. Tahsildarın biri, İspir’in  bir  köyüne  gider.  Vatandaşın  evinin kapısına  gelir  ve  seslenir:

--Hey  kimse  yok mu?  Tahsildar  geldi.
 Evin sahibi kapıya çıkar:
--Buyur,  der

--Hayvan vergisini  alayım da gideyim. Çabuk  ahırının  kapısını  aç,  der.

Evin  sahibi  kapıyı  açar  fakat  içerde hiçbir  hayvan  yok

--Hayvanların  nerde?  diye  sorar  tahsildar. Evin  sahibi de:

--Efendim,  vergisini ödeyemediğim  için,  hayvanımı  sattım,  demiş.

O   sırada garip  bir  ses  duyulmuş. Nedir diye ısrar  edince, köylü, daha  fazla inat  etmeden, tahsildarı  kendi  yatak  odasına  götürdü.

--Orda,  yorganın  altında yatan  kim?  diye  sormuş. Adam da:

--O mu?  O dur  benim  bubam(babam)  demiş. Tahsildar,  hemen  defteri çıkarıp: Vergi  kaçırmak,  tahsildarı  aldatmak,  yalan söylemek…suçlarından  dolayı şu  kadar  para  cezası  diyerek parayı  alıp  gitmiş.-- 

               Şimdi  okudun mu, gördün mü, kimin dikili  ağacı  varmış

ASİNKET/20.09.2007        
 
 
367  UNUTULMAYACAK

                     Yaklaşık  2 aydır,  medyada  bir canlanma,  hareket, tehdit  dolu    açıklamalar,  oturumlar  yapıldı  ve  yapılıyor. Memleketin  bütün  meseleleri  rafa  kaldırıldı,  sadece cumhurbaşkanlığı  seçimi  nasıl olmalı, kimler  seçilecek,  nasıl  biridir,  muhafazakar, liberal,  millî  görüşçü  mü…? Cumhuriyet  tarihinde,  cumhurbaşkanlığı  seçimi  her zaman  sıkıntı   yaratmıştı  ama 21. yüzyılı  yaşadığımız  bu  çağda,  medeni  ve  çağdaş  olmamız  gerekirken,  maalesef  bu  kadar  sıkıntılı,  karmaşık  ve  baş  ağırtıcı    olmamıştı.                 Para  karşılığında  bağıran  bu  medya  çırakları  ve  muhalefet  uşakları,  gerçekte  Türkiye’yi  bu  kadar  mi  çok  düşünmektedirler. Milleti  sokaklara  dökerek,  cumhuriyeti  kurtarma  çalışmaları,  masum  ve  soğukkanlı,  sabırlı  Türk  milletini  de peşlerine takmayı  ve  ihtilallere  davetiye  mi  çıkarmak  istiyorlar,  anlamak mümkün  değil. 

         Cumhuriyet,  kurulduğu  tarihten  bugüne kadar,  cumhurbaşkanını  hep  millet  meclisi  seçmiştir. Yalnız,  belli  bir  sayı  çoğunluğunun  sağlanması  şartı ile  tabiî ki. İktidar,  meclisteki  milletvekili  sayısına  güvenerek,  rahatlıkla  seçebileceğini  düşündüğü  için  bu  tartışma  ve  kargaşalara,  gizli  planlara  pek de  aldırış  etmediği  belli. Onun  için,  rejimin   demokrasiye  ve  hukuka  uysa da  uymasa da,  hoş  karşılamadığı  bir kişiyi yanı  türbanlı  eşi olan   birini   seçmeyi  uygun  gördü. Uzun  bir  zaman,  bu  adayın  kim  olacağı   tartışıldı,  düşünüldü,  anketler  yapıldı  vb. Hatta  uzun  bir  zaman  başbakanın  aday  gösterileceği  söylendi  durdu. Seçime  bir- iki  gün  kala onun  olmayacağı  kesinleşti. Yalnız,  hazırlanmış  olan  filmde  sadece  kahramanın  adı  değişti,senaryo  aynı. Bu  kez  imdada  muhalefetin  “siyasi danışman”ı  yetişti. Hem de  ne yetişme…Öyle  bir  fikir  attı  ortaya ki,  geçmişteki  üç  cumhurbaşkanının  seçilmesini de   sorgulayacak  bir  fikir. Neymiş  bu  fikir  peki? : Meclis,  birinci  turda  oturum  açabilmesi  için,  550  olan  milletvekili  sayısının  “üçte  iki”  olan  367  millet  vekilinin  orda  bulunması  ve  oylamaya  evet  veya  hayır demesi  şartı  koşuldu.  “Körün istediği  bir  göz,  Allah’ın  verdiği  iki  göz”  hesabı,  muhalefet,  hükümetten  birinin  cumhurbaşkanı  seçilmemesi için,  onlara  gün  doğdu. Tabii,  bu  arada  “kurtarma”  mitingleri  de  devam  ediyordu. Bu milleti  sokağa  dökenler,  kurnazlıklarını da sürdürüyordu.Parti bayrakları  değil de,  Türk  bayraklarıyla  gösteri  yapılıyordu.Elbette  böyle  olacaktı. Görmüyor  musunuz?  Cumhuriyet  yıkılacak,  koca  bir  devleti  dünya  devletleri  yıkamadı  fakat  bu  iktidar  partisi  yıkacaktı(!) Ana  muhalefet,  siyası  hayatı  boyunca hep  anti demokrat ve  taassuplu  şekilde  davrandı.  Hükümetin  uzlaşı  turlarından da  bir  sonuç  alınamadı.

           Biz,  bütün  bunları  yazıp  söylerken  acaba  hükümetin  hiç mi  suçu  yok?  Olmaz   mı?  Bir kere  hükümet  dış  politikada  “sıfır  çekti.” İçerde  de  yapılanlar,  bir  veya  daha  eski  hükümetlerin  projelerini devam  ettirdi.  Yanı  temelden  başlayıp ta  bitirdiği  bir  iş  yok. Enflasyonun  düştüğü  fikride  pek  inandırıcı  değil.  Teröre  gösterdiği  müsamaha,  ve  kadrolaşma çalışmaları  halkın  gözünden  kaçmadı. Bütün  bunları muhalefet yerinde  kullanarak  çok  katılımlı  bu  mitingleri  düzenleyebildi. Hükümet  bence,  sistemin  hoş göreceği  birini  aday  gösterseydi.  İlle de  türbanlı  birini  seçtirmede  inat  etmeseydi (inatla  murat  olmaz  deler) acaba  bu  huzursuzluk  olur  muydu?  Neyse,  olan  oldu. Dereyi  geçerken  at  değiştirilmez. Yalnız  muhalefet  ve peşindekiler,  milletin  seçtiği  ve  meclise  gönderdiği  o  yüce  meclisi  bile boykot  ettiler. Hükümet,  kendi  milletvekilleriyle tamamen  katıldıkları  halde, 367’yı  bulamadılar. Anayasa  Mahkemesi’ne  şikayet  edildi. Onlarında  aldıkları  baskılı  bir  karar  sonucunda birinci  tür  iptal  edildi. İkinci  tür da aynı  şekilde  iptal  edilince,  şeçim  yolu  açıldı. Şayet  gerekli  yasa  yapılır  ve  Çankaya’dan  dönmezse cumhurbaşkanını da  halk  seçecek. Bakalım  ki  22Temmz’da  Türk  milleti  ne  karar  verecek. Bakalım,  bundan  sonra  neler  olacak. En  iyi  kararı sandıkta, Türk  milleti  verecek.En  büyük  hakim ve mahkeme Türk milletidir. Milletimiz ve  vatanımız  için  hayırlı  olsun. Yalnız  unutmayalım, bakalım,  bundan  sonra, diğer  cumhurbaşkanlığı  seçimlerinde  367  şartı  aranacak  mı? Lütfen,  367’yı  unutmayalım.

HEPBEKAR/10.05.2007
 
 
SAHİPSİZ  TARİH

                               Bir  yıldan  fazladır, medyada  çok  konuşulan  ve  ne yazık ki,  pek  de  üzerinde  durulmayan  bir  konu,  hem de  ülkemizi,  milletimizi,  tarihimizi  ilgilendiren  bir  konu: “Soykırım  İddaası…”Herkesin,  nalıncı  keseri  gibi  kendine menfaat  sağlayacak  şekilde  yorumlanan  ve  geniş  bir  platform  oluşturulamadan  yapılan  açıklamalar. Bir  hatıra defterinin  sayfalarından  birini  okuyup  kapatmak  gibi  gelip  geçti.

                             Tarih  bilgisinden,  millet,  vatan,  bayrak  sevgisinden  haberi  olmayanlar  savunup  durdu  bu  “Soykırım”  iddaasını. Asıl  savunması  gereken,  bu  milletten  temsil  yetkisi  alanların  susmaları,  acaba bu  düzmece  laflar,düzmece  değil de  gerçek  midir  diye  insanın  aklına  her şey  gelmiyor  değil. Neden  acaba,  sadece  meclis  kürsüsünden   avaz  avaz  bağırmak  yeterli  midir  sizce?  Milliyetçilikten  bahsederken,  tarihi  sahiplenenler,  niçin  bu  konuda seslerini  kestiler. Benim,  bir  şey çok  dikkatimi  çekti:  Bizim  tarihimizi  Amerikalı  profesör  savunuyor…Başımızdaki  yetkililerde  şöyle  diyorlar,  bu  yasayı  meclisinden  geçirmeye çalışan  ülkelere: “Böyle  bir  soykırım  olmamıştır;bu  düşünceniz  yanlıştır. Fakat  siz bu  yasayı  meclisinizden    geçirecekseniz,  o  da  sizin  bileceğiniz  bir  iş…” Nasıl  savundu  ülkemizi   değil mi?   “O  da  sizin  bileceğiniz  iş” Niçin diyemiyorsun ki: Böyle  bir  yasa  sizin  meclisinizden  geçerse,  bizde  o  zaman  sizinle olan  müttefikliğimizi  ve  ortaklığımızı  oturup  düşünürüz  ve  ona  göre karar  alırız. Millet  meclisinde,  bütçe  ve  memur  maaşları  konuşulacağı  zaman,  her  parti,  en  ateşli  konuşmacılarını  seçer,  hükümet  muhalefeti, muhalefette  hükümeti  adeta topa  tutar. Bazen de  Kırkpınar  güreşleri  ve  boks  müsabakaları  yapılır. İlk  bakışta,  bunlar  her  şeyin  üstesinden  gelebilir  diye  düşünürsünüz  ve  göğsünüz  kabarır.Fakat  gerçekte böyle  değildir. Bu  bağırmalar  ve  ağır eleştiriler,  meclis  binası  ve  parti  merkezlerinin  dışına çıkamaz. Beş  yılda  bir  kerede  seçim  otobüsünün  üstünden  millete  ahkam  keserler; başka  bir  şey  yok.

                 Kendisini  sadece  medyadan  tanırım. İdeolojisi,  fikirleri,  siyasetini  kabul  etmem Eskilerin bir  deyimi  vardır: “Yiğidi  öldür  ama hakkını  yeme.”demişler. Kimden  söz  ettiğimi  anlamışsınız  sanırım. Sayın  Doğu  Perinçek’ten  bahsediyorum. Evet  yürekli  adam,  delikanlı  adam… Hem  Almanya  hem de  İsviçre’de  söyleyeceklerini  söyledi. Diğer  yalaka  ülkeler  Fransa, Lübnan  gibi şimdi  de  İsviçre,  bağımsızlık  kaftanına  bürünerek,Ermenilere  şirin  görünmeye  çalışıyor. Kim bilir,  belki  de  saat  ihracatını  artırmak   içindir(!). Adam  şiddete  başvurmadı,  insan  öldürmedi.Kimseye  de  hakaret  etmedi. Sadece  hür  ve  haklı  davamızı  dünyaya  duyurmaya  çalıştı. Tabii  ki,  en  çok  bizdeki  iktidar,  koltuk,makam,  mevki  sevdalılarına  duyurdu. Gördünüz  değil  mi?  Ne  hükümetten   ne  de  küçük  ve  büyük   muhalefetten  ses  çıkmadı. Hiç  biri  çıkıp da: Bu  adamı  destekleyen  tek  bir  kelime etmedi. Peki,  insan  merak  etmeden  veya  sormadan  edemiyor  işte: Bu  ülkenin   tarihini,  vatanını,  haklı  davasını,  bayrağını savunmak   sadece  sayın  Perinçek’in  görevi  midir? Unutulan  ve  sahipsiz  bu  tarihi,  uluslar arası  arenada  korumak,  işlemediğimiz  bir  suçun  cezasını   çekmeye  bizi  zorlayan   bu  ikiyüzlü  dünyaya  sesinizi  niçin  çıkarmıyorsunuz?Bu  tarih  sahipsiz mi  kaldı  Allah aşkına?!

BEKARAYDIN/07.03.2007
 
AYDINLIK  TÜRKİYE’NİN  KARANLIK  KÖYLERİ

                           Bir  akşam,  evimde  televizyondaki  haberleri  izliyordum. Şöyle anlatıyordu sunucu  bayan: “Muğla’nın  Milas  ilçesinin  bir  köyünde,  köylüler  hâlâ  elektriğe  kavuşamamış;  vatandaşlar  gaz  lambalarıyla  evlerini  aydınlatıyorlar…”  Ben,  haberi duyunca  hemen  dikkat  kesildim; acaba  bir  kamera  şakası mıdır  diye. Görüntüleri  ve  halkla  yapılan  röportajları, evlerinin  içini  gösteren  görüntüleri  görünce, hayır,  şaka olurdu  belki  fakat  bu  kadar da  rol  yapılmaz  dedim kendi  kendime. Vatandaşlardan  bir   kaçı  mikrofonda  şunları  anlattı: “Efendim,  bize  her  gelen  yetkili, ‘Yapacağız,  bizim   işimiz  dediler; bizde  onlara  inandık,  evimize borçla  buzdolabı,  televizyon,  fırın,  anten vb.  aldık. Fakat   aradan  bunca  yıl  geçmesine  rağmen,  elektrik  gelmeyince  bizde  o  aldıklarımızı  ya  sattık  ya  da  geri  verdik.’dediler.

       21.yy  içindeyiz,  bu  çağda  elektriksiz,  telefonsuz köy  olmasının  parasızlık,  unutkanlık,  sırası  gelmedi    veya  sabredin  gelecek laflarının ne zamanıdır  ne  de  mantıklı  yanı. Maaşlara  zam  yapılacağı  zaman  önce  milletvekillerine,  sosyal  güvenlik  yasası  çıkarılacağı  zaman  önce  bürokratlara  ve milletvekillerine,  yeni  meclis  binası,zırhlı  Mercedes,  maaşlarda iyileştirme, kıyak  emeklilik,  yakın  koruma… daha  sayayım mı?  Bütün  bunlar  hep  milletvekillerine,  sıra  memura,  işçiye  ve köylüye  gelince:”İMF  ile  anlaşmamız  var;  taahhüt  ettiğimiz  anlaşmaya  uymaya  mecburuz.”  derler. Yanı,  oy  almaya  sıra  gelince  işçinin  yanına,  işçiye,  memura  bir   şey  verileceği  zaman  İMF’nin  yanına…Biz,  öğrencilerimizi  yetiştirirken  onlara,  bu  çağın  adının “Atom  ve uzay  çağı”  olduğunu  söylerdik. Tabii bu  tanım  dünya  geneli  için  geçerlidir. Türkiye için  geçerli  olanda,  oy  zamanı  işçinin,  memurun  yanında,  onlara  bir  şeyler  verileceği  zamanda  İMF’nin  yanında  olma  çağıdır.  Bu  acınacak  durum  sadece  Ege bölgesi  için  değil, Karadeniz  bölgesinde,  profesyonel  dağcılara  taş  çıkartırcasına,    kayalara  tırmanarak  okula  gidiş-dönüş ve  yine  teleferikle  öğrenci  taşıması  yapılan  yerler  vardır.Siz,  bu  acınacak  durumumuza  daha  çok  örnekler  verebilirsiniz,eminim.

        80’lı  yılları  henüz  unutmadınız  inşallah.  O  zamanların  çok  meşhur  bir sloganı  vardı: “Türkiye,  çağ  atlamıştır!... Keloğlan  fıkralarını da  hepimiz  biliriz  değil mi?  “Az gitmiş,  üz  gitmiş,  dere  tepe  düz  gitmiş.Birde dönüp  geriye   bakmış  ki,  bir  arpa  boyu  yol  almış. Bizde  işte bir  arpa  boyu  yol  almışız.

KAYNAK:20Aralık  2006/TRT 17:30 Ana  Haber  Bülteni

BEKARAYDIN/İkizdere/21.12.2006    
BİRAZ SABIR, BİRAZDA HOŞGÖRÜ

Biz Türk milleti olarak, kendisi yakalansaydı en ağır işkenceyi görecekti, en onur kırıcı esir muamelesine tabi tutulacaktı fakat esir aldığı krala, hiç beklemediği bir bağışta bulunarak onun ellerini çözerek, ona esir muamelesi yapmadan serbest bırakan Sultan Alparslan’ın, İstanbul’u fethettiğinde kendilerinin kellesini uçuracağını düşünerek köşe-bucak kaçan fakat onlara dini ibadet ve inanç özgürlüğünü tanıyan Fatih’in, Anzak askerlerinin anne ve babalarına seslenerek; “Evlatlarınız için asla endişe etmeyin; onlar bizim Mehmetçiklerimizle koyun koyuna yatmaktadır…” diyen Atatürk’ün manevi torunlarıyız, evlatlarıyız. Savaşta bile, arkasından hançerleneceğini bilse bile, asla düşman tarafından bir kadına veya çocuğa saldırmaz. İşte biz böyle yüce bir milletin evlatlarıyız. Şanımıza leke sürmeyelim.

Aylar önce, Papa’nın Türkiye’ye geleceğini medyadan duyduk ve izledik. Bu haber bizlere duyurulurken, Papa’nın söylediği saçma-saban cümleler de anlatıldı. “Dinimiz hakkında söyledikleri, Türkiye’nin AB’ye alınmamasını, Ülkemiz aleyhine söyledikleri vb. Peki sonunda ne oldu? Türkiye’ye gelince, söylediklerinin hepsini yuttu, adeta inkâr etti. Arkadaşlar, ben, Papa’yı desteklediğimi asla düşünmeyin. Şayet bir insana tepki göstereceksen, eleştireceksen veya herhangi bir karşı davranışta bulunacaksan, önce o insanın mert, sözünde duran, kararlı bir kişi olması şarttır, bence. Fakat bu saydıklarımızın hiç birini Papa’da göremedik. Adam, eleştirdiği Türkiye’nin bayrağını eline alıp paşa paşa saldı, dalgalandırdı. Yanı, sözün kısası tükürdüklerinin hepsini yalamış oldu. Küçük bir kedi yavrusuna kılıçla saldırmak gibi. Dünya, bizi izledi ve gördü ki, Türk halkı kendileri gibi anti demokrat, taassup sahibi veya ikiyüzlü değil.

Başkasının gözünün kör olduğunu gören, kendi gözündeki küçücük çapağı bile göremez derler. Doğrudur. Biz, hep Papa’ya kızdık, sinirlendik, ağza alınmayacak cümleler bile söyledik. Peki, yıllardır üstü kapalı veya alenen dinimize, peygamberlere hakaret eden, İslâm’ı ilerlemenin en büyük engeli sayan kişiler olmadı mı? Elbette ki oldu. Öyleyse, önce içimizdekilerle mücadele edelim. Tabiî ki şiddetle değil, hukuki yollardan ve demokratik bir şekilde. En azından şunu düşünmemiz gerekmez mi? Önceleri, Papa’yı karşılamayacak olanlar, sonra ne oldu da hava alanında kendilerini buldular? Demek ki önce kendimizi sorgulamalıyız. Bizde öyle kişiler ve söylemler var ki, Papa ve söylediklerini gölgede bırakır.

Bizim, etkili ve baskın bir kamuoyu oluşturamadığımızı her zaman ve her yazımızda söyledik. Bugünlerde de büyük bir protesto potansiyeli oluşturmadık. İyi ki de öyle oldu. Yoksa provokatörler köşe başlarında bekliyordu zaten. Çok şükür, onların beklediği olmadı. Akıl, sabır ve sağduyu galip geldi. Demek ki, biraz sabır ve sağduyu bize çok şeyler kazandırıyor.

BEKARAYDIN/29.11.2006
 
VURDUM DUYMAZLAR

14 Temmuz 2006 tarihli bir gazete de şöyle bir başlık atılmıştı:”DDK (Devlet Denetleme Kurulu) Kilis ve Mardin uyarısı:’Yabancıların mülk edinme sınırı aşıldı. %0 5 olan sınır Kilis’te %0 40’a, Mardin’de ise %0 6 oldu. Yabancıların bir yerde toplanmamalarına izin verilmemeli.’ denildi.

Hükümetin çıkardığı yasalar Çankaya’da onaylandı. Bundan sonra ülkemizde bulunan yabancılar taşınmaz mal (bina, arsa, arazı) satın alabilecekler. “Para gelsin de nereden gelirse gelsin; yeter ki gelsin.” Diyenlerin dönemindeyiz, şimdilik. İşin en ilginç tarafı da şudur: Gelen yabancılar kalabalık, lüks, pahalı, metropol şehirlerden değil de, kenar mahallelerden, taşradan, varoşlardan, kilise, mabed gibi tapınakların, tarihi eserlerin yoğun olduğu yerleri seçiyorlar. Hem de fiyatının kat kat üstünde bir değerle yada kiralama yoluyla bu sinsi emellerine kavuşuyorlar.

Bu konu aylarca medyada konuşuldu ve tartışıldı. “Hiç bir sakıncası yok.” diyenler kadar, normal karşılayanlar ve “Büyük bir hata yapılıyor.” diyenler de oldu tabii. Hatta bu işi kaymaklı bir gelir kapısı görenlerde oldu. Yapılan savunmalar ise sudan bahanelerden başka bir şey ifade etmemektedir. “Biz Türk milleti, Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde Lüksemburg kadar bir alana sahip gayri menkulümüz vardır. Neden, biz de onlara böyle bir yasak koyalım; neden onlarda böyle bir haktan mahrum kalsınlar…?” İlk bakışta doğru gibi görünüyor fakat olaya bir de tarihi perspektiften bakarsak, hiç de doğru olmadığını göreceğiz.

II.Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir olan Almanya’da taş üstünde taş kalmamıştı. Ülkenin yeniden imar edilmesi gerekiyordu. Bunun için, başta Türkiye olmak üzere dünyanın bir çok ülkesinden işçiler getirildi. Ülkemizde, filmlere de konu olan çok sıkı bir sağlık kontrolünden geçti. Adamın ağzındaki dişlerini bile muayene ettiler; saydılar. Almanya’ya giden bu işçiler, Nazilerin baskıları altında, en ağır işlerde çalıştırıldılar. Almanca konuşmaları şart koşuldu.İşçilerin Türkiye’ye gelmelerine bazı şartlar konuldu. Paralarını ülke dışına çıkarmamak için Alman bankalarında gerekli yasaları çıkardılar. Yıllar sonra, Türkiye’ye izinli gelmelerini de ortadan kaldırmak için, ailelerinin Almanya’ya getirilmelerine müsaade ettiler. Hatta çocuk sayısına göre para vererek morallerini kazanmayı denediler ve başarılıda oldular. Bugünkü Almanya’yı Almanya yapan işçilerdir. Şimdi, orada yıllarca kalan bu Türk veya yabancı işçilerin, oradan gayrimenkul edinmesi gayet normal ve onların hakkıdır. Almanya; elindeki bu verimli işçi potansiyelini düşürmemek için “Çifte pasaport” bile vermiştir.Bizim kara kaşımıza, kara gözümüze aşık olduğu için mi yapmıştır bütün bunları? Kaşıkla vermişse kepçe ile geri almıştır. Bugün Almanya’da emekli olanların veya çalışanların yarısından çoğun sakat, hastalıklı vb durumlara maruz kalmıştır. Almanya gibi diğer Avrupa ülkeleri içinde durum aynıdır. Yanı bizim işçilerimiz, insanımız oraya ekmek parası için gitti. Yıllarca çalıştı, emeğini, sermayesini iyi kullandı, parasını değerlendirdi. Sonunda da ya bir ev, araba ya küçük bir işyeri kurmuştur. Türk işçileri gittiği her yerde önce çalışkanlığı, doğruluğu ile tanındı ve sevildi. Yoksa misyonerlik, cami yapmak, Avrupa’yı müslüman yapmak ,el altından Kur’an-i Kerim dağıtmak için gitmedi. Bunun aksını söyleyenler, ispata mecburdur. Örnek: Almanya’da bulunan bazı tarikatlar, kendi aralarında toplanır ve ibadet veya ayın yaparlar. O da Almanya ve öteki ülkelerinin elinde olan bir durum. İstemiyorsa yasaklasınlar. Yasaklamazlar. Çünkü: Onları zaman zaman kendi emelleri için kullanıyorlar.

Türk işçilerinin en çok bulunduğu ülke Almanya’dır. Doğu ile birleşince, artan işsizliğe çözüm bulmak amacıyla yabancıları ülkeden kovmaya başladılar. Özellikle “Nazi dazlaklar” işçilerimize saldırıyorlar. Hiç kimse Sollingen Faciası’nı unutmamıştır. Bu kadar çile, işkence, hastalık ve ölümler, en ağır şartlarda çalıştırma vb zorluklara göğüs gererek çalışan işçilerle, Avrupa’dan ülkemize sadece mülk satın almak, misyonerlik faaliyetlerinde bulunmak, teröre ve teröristlere destek olmak amacıyla gelenleri bir tutmak, “Su ve benzin sıvıdır; öyleyse ikisi de aynıdır; arabamıza su ve benzinde koyabiliriz.” demekle eş değerdir.

Filistin’in bugünkü durumunu hepimiz biliyoruz. Onlarda Yahudilere topraklarını satmışlardı. Şimdi ise kendi topraklarında işgalci durumuna düştüler. Bizimde aynı duruma düşeceğimizi söylemek cincilik veya falcılık değildir; her halde. İnsan, ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor: Acaba, gelen o insanlar neden sakin ve işsiz, fakir mahalleleri seçiyorlar? Çünkü;her gelen iktidar onların oyunu, onurunu aldı.Alınmadık bir canı kaldı. Onu da misyonerlere versin, kurtulsun gariban…Yoksul insan çok şey yapar. Karnı aç, sırtı çıplaktır. Kandırılması en kolay topluluktur. Hükümet ise yan yana cami, kilise, havra yaparak AB’ye gülümsemekle meşguldur. Yakında da İncil, Tevrat ve Kur’an dağıtmaya başlarsa şaşırmayın.

BEKARAYDIN/İstanbul/25.07.2006
 
BİZ NELER YEMEDİK Kİ

“Milleti aldatmak, duygu sömürüsü yapmak, boyun eğdirmek, panik yaratmak….. Siyasetçilerin işidir.” Böyle diyordu bir sosyolog.. Evet çok doğru demiş. Sanki bizim politikacılarımızı veya siyasetçilerimizi tasvir etmiş. Yalan, panik, duydu sömürüsü….Bizimkiler, bu konuların uzmanıdırlar doğrusunu söylemek gerekir.

Ne kazıklar yedi bu millet. Yemek borusunun tıkanıp tıkanmadığına, nefes alıp alamadığına, hatta geriye dönüp de bakmadan yollarına devam ettiler ve ediyorlar da….Siyasetin ve politikanın kirlendiğini, beyaz camların kirliliğinden anlamak mümkündür. Çıplaklığın pervasızca övüldüğü, kaymaklı ihalelerin medya patronlarına veya parti teşkilatlarına peşkeş çekildiği, bana verme ama yan cebime koy diyerek rüşvetin meşrulaştığı, kendi kadrolarını oluşturmak için, işe göre adam değil de, adama göre işin uygulandığından anlamak mümkündür.

Bu millet ne badireler atlatmıştır….Gazete de,”Bize, hormonlu gıdaları yedirdiler;bozuk ilaçları içirdiler…” diye yazdılar. Aaah arkadaşım ah! Biz neler yemedik ki? 1985 sonrası, Rusya’da ki Çernobil santralının patlaması sonucunda, özellikle Karadeniz bölgesi çok büyük miktarda radyasyona maruz kaldı…Bu felaket sonucunda en çok sevdiğimiz çayımızı içemez olmuştuk. Tam bu dönemde milletini kandırmayı ve aldatmayı, politikanın şiarı edinen burjuva bakan, eline bir bardak çay (başka bir yerden alındığı belli) alarak: “Bakın işte, ben de içiyorum!” diyerek nasıl da milleti kandırmıştı. Şimdi, Karadeniz bölgesi kanserle yatıp kanserle kalkıyor. Kendi milletine kazık atan, aldatan siyasetçi sadece biz de vardır. Yediğimiz kazıklar bizlere bağışıklık kazandırmıştır, övünebiliriz (!).

1991 seçimlerinde, 60 milyona “ iki anahtar” vaad edenlere ne demeli? İnşallah bunları da unutmamışsınız. Fakat yetmedi, bir de “24Nisan kararları” ile bir sille tokat daha yedik mi yemedik mi? Devam ediyoruz arkadaşlar! Boynuna ip geçirilmiş adam resimleriyle politika yapanları da gördük. Sonunda kendi iplerini çekmiş oldular.

Biz, Türk milleti olarak etkin bir kamuoyu oluşturamıyoruz. Bu zaafımızı kabul ve tasdik etmeliyiz. Ne olurdu sanki, eskimiş, köhnemiş taassupları red etmeyi bir öğrenebilsek…Bizim en iyi yaptığımız işlerden bazıları: Şehir magandalığı, vur-patlasın eğlence, taşlı, sopalı seyirci, hız meraklısı trafik canavarı, terör, kahvede siyaset… Yalnız fazla da umutsuz olmayalım. Özellikle 200 li yıllardan sonra milletimizde ileriye dönük gelişmeler oldu; (tek partili hükümet kuracak kadar). İyi de, bundan sonra yine eskisi gibi, akraba, eş-dost hatırına oy kullanmaya devam edersek, yapılanlara değil de yapılacaklara inanırsak, bu gelecek olan yağlı ve katmerli kazıklara kendimizi hazırlayalım derim. Ye yiyebildiğin kadar!...

BEKARAYDIN/İstanbul/24.07.2006
 
BİZİMKİLER BAŞKADIR(!)

11 Temmuz tarihli Hürriyet Gazetesi: “Dudaklarını bile kıpırdatmadılar……” Yazının devamını kısa ve öz olarak yazıyorum: “Almanya 2006 Dünya Kupası’nda millî marşları okunurken, dudaklarını bile kıpırdatmadan durdular…Söyleyenlerde ya göstermelik ya da mecburiyetten. Bunlar arasında Zidane ve Ribery de vardı.” Haklısınız sayın Özkök.

Kurtuluş Savaşı’mız ve bayrağımızla dünya milletlerine unutamayacakları bir ders vermiştik. İşte o dersin gelecek nesillere anlatılması, unutulmaması ve bu yurdun kolay kazanılmadığının kavratılması açısından, bayrağımız, atalarımız ve milletimizle özdeşleşen bir de İstiklal Marşı’mız vardır. Resmi bayram vb günlerde kadın, erkek, çoluk-çocuk hep bir ağızdan coşkuyla söyleriz bu marşımızı…Söylemeye de devam edeceğiz, ta ki dünyada tek bir Türk kalmayana kadar….

Ne garip bir rastlantıdır ki, bu milli marşlara olan ilgisizlik ve angarya bizde de vardır, maalesef. 12 Eylül öncesi bazı radıkal partıler ve eğitim yuvalarını arka bahçelerinin çiçekleri görenler, kendi mitinglerinde hatta günlük hayatlarında bile İstiklal Marşı’mıza dil uzatıp, söylendiği zaman ya yerde oturmuşlar ya da hiçe sayarak gereksiz görmüşlerdi -sanki kendileri Mehmet Akif’ten daha müslümandılar- Kimdir bunlar diye soracaksınız, biliyorum. Bu insanlar manda altında yaşamanın dayanılmaz hafifliğine, Atatürk’e destek verdiği için M.Akif’e kin kusanlar, ( daha sonra bazı konularda fikir ayrılığına düştükleri için Mısır’a sürüldü ve orada esaret altında ömrünü tamamlamıştır M.Akif) ve vatan-millet-bayrak üçlüsünü göremeyen sefil yaratıklar….Onlara göre, yaşamaktır önemli olan. Yaşayalım da nasıl olursa olsun diyen angarya herifler.

Ben de böyle bir kişi ile karşılaşmanın bahtsızlığını yaşadım. Bu devletten maaş alan, ekmeğini yiyip suyunu içen bir memurdu. Marşımız söylenirken, o yerde oturdu. Şimdide emekli olmuş, yine devlet babanın ekmeğini yemeye devam ediyor. İstiklal Marşı’mıza toz kondurmayan sağ bir partinın fraksiyonlarına mensup kişilerin web sitelerinde başyazarlık yapmaktadır. Ne gariptir değil mi? Bu devletin temellerine dinamit koyanlar yine bu devlet tarafından beslenmektedir. Hem de flaş isim olmuşlar.

İstiklal Marşı’mıza bile “hayır” diyen bu kişiler, acaba ellerine fırsat geçse ne yapmazlar ki? Demek ki fazla uzağa gitmeye gerek yok. Kaldı ki Zidane, aslında bir Cezayirli ve müslüman… Onu Fransız yapan sadece elindeki nüfus kâğıdıdır. Öyleyse dini, dili, ırkı ve vatanı bir olan bizim bu sefillere ne demeli.

BEKARAYDIN/12.07.2006/İstanbul
MEDYA KİMİN YANINDA?

Globalleşen, küreselleşen ve 2.Milenyum dediğimiz bu çağda, artık herkes medyanın gücünü kabul etti veya etmek zorunda…Neden? derseniz, medya, istemediği hükümeti düşürür, yılda bir gol atan futbolcuyu yıldız, haftanın, ayın, yılın futbolcusu seçer.Müstehcenlik dolu, menşei neresi olduğu bilinmeyen şarkıları söyleyeni yılın sanatçısı seçer.Kaymaklı ihaleleri kendi adamları alırsa,” üsülüne uygun” başkaları alırsa, “iktidar yanlıları ihaleyi kaptı…..” daha sayalım mı yoksa yeter mi?

Çok iyi hatırlıyorum. Hiç unutmam eskiden, siyah-beyaz ekranların olduğu dönemlerde ekranlarda yabancı dizi veya sinema furyası vardı. San Fransisco Sokakları, Baretta, Komiser Kolombo Vadideki Hayat, Zengin ve Yoksul, Dallas, Shogun vb. Haftada bir veya iki gün yayın yapan televizyon, bütün aile veya aileleri ekranların karşısına toplardı. Bu filimler bizi öylesine etkilemişti ki, günlük hayatımıza bile girmiş, nerdeyse çocuklarımıza bile o filmlerdeki aktörlerin adlarını verirdik yada onların karakterlerini , en yakın arkadaşlarımıza sıfat olarak yüklerdik. Bizim Yeşilçam filmlerimiz de haftada bir gün gösterilirdi. Kanal sayısı çok az, hatta bir tane olduğu için, mecburen ekranlarda ne gösteriliyorsa onu izlerdik. Eleştirecek ne vaktımız vardı, ne de yeteneğimiz. “El mahküm” diyerek izlerdik.

80’li yıllardan bu yana artık renkli Tv izlemeye başladık. Kanalların sayısı arttı. Yabancı dizi ve sinemalara olan ilgimizde artmaya devam etti. O zamanlar,”Neden yerli bir dizi yok, haftada sadece bir Türk sineması var, gerisi hep yabancı dizi. Biz, yabancı ülkelerin ahlakını ve kültürünü öğrenmeye mecbur muyuz?” derdik. Bizim bu dediklerimizi karıştırıcı, ayırıcı, analizci, işine geleni yayınlayan, gelmeyeni kendilerine göre yorumlayan, nalıncı keseri gibi hep kendine yontan medya duymuş olmalı ki, şimdi her kanalda en az beş tane dizi, aşağı- yukarı 100 tane de kanal, çarparsanız, haftada en az 400- 500 tane dizi, film yada sinema eder. Alın size yerli dizi, bol bol seyredin (!) Bir tane “14’lü” silah görünümünde kuru sıkı tabanca, bir kırmızı gül, bir zengin kodaman evi, bir tane mercedes taksi, bir kaç tane kötü karakter oyuncusu, beş on tane de mini etekli bayan işte sana yerli bir dizi….Beğendiremedik mi? Aman efendim rica ederim. Seçimden seçime hatırlanan, sizin çizdiğiniz yoldan giden partilere oy veren, memura % 1 zam veren partiye can veren, devletin arazisine bedelsiz tapu veren, yabancılara peş-keş çeken, başındaki bir baş örtüsüyle bile tehlike yaratan bizlere çok bile(!)

90’lı yıllar, özellikle 1996-2000 arası, medya bayağı işler gördü, hükümetler kurdu, yıktı, koalisyon yaptı, olmadı yıktı…Çok işlere burnunu soktu. Benim öğrenmek istediğimi değil, kendisinin istediklerini öğretmeye kalktı. Benim, hür irademle seçtiğimi değil, kendi menfaatlerine, çıkarlarına, ideolojisine uygun partileri iktidara getirdi. Türk medyasının bu hünerleri, becerileri, yetenekleri su götürmez bir gerçek. Bunları inkâr etmek nankörlük olur doğrusu (!)

Kerameti kendinden menkul medyanın, aslında olayların içinde, kimin ne yaptığını, ne haltlar karıştırdığını en ince detaylarına kadar bilir. İstese Türkiye’de neler oluyor, kuvvetler ayrılığı ve bağımsızlığı gerçekten var mıdır ve bağımsız mıdır, acaba iktidar olabilmek için, sadece milletin oyunu almak yeterli oluyor mu, yoksa başka neler gerekiyor, “ kara kitap” ne diyor…..? Ahtapotun kolları her yana sarılmıştır. Fakat olayları, tespit ve gerçekleri hep kendi isteğine göre, istediği zaman kullanır.İşte, bu da Türk medyasının bükülmez bileği. Şimdi sizlerin aklına şöyle bir öneri gelmiştir mutlaka:”Madem ki bükülmez bilek dediniz, öyleyse bükemediğiniz bileği de öpün….” Biraz haklısınız ama acele etmeyin. Biz, medyanın değil de, medyaya bu gücü sağlayanların, seçimden zayiat vermeden, perişan olup sandıkta son nefesini vermeden kimler çıkarsa onların bileğini öpeceğiz. Türk milleti uyanmıştır, medyanın inandırıcılığı da kalmamıştır.

BEKARAYDIN/01.07.2006
 
HERKES GÖREVİNİ YAPMIŞ(!)

Yaklaşık bir yıldır yargı, medya ve mecliste çok hararetli tartışma ve çalışmalar oluyordu. Muhalefet her zamanki gibi dereleri yukarı akıtmakla meşgulken, yargı da, türban konusunda alıştığımız veya adımızı ezberlediğimiz gibi ezberlediğimiz, sonucunu tahmin etmek için de sihirbaz olmaya gerek bırakmayan kararlarını veriyordu.Biz de, meselelere önyargı ile hüküm verme ve sonunda da işin içinden, sütten çıkmış ak kaşık gibi çıkma yeteneği oldukça gelişmiştir.Keza, bu konulardaki yeteneklerimiz su götürmez bir gerçektir.

Geçen hafta, yargıya yapılan saldırıyı aklı başında olan herkes kınadı. Bizde kınıyoruz. Verdikleri kararlar yanlış veya yanlı, doğru yada tarafsız, her ne şekilde olursa olsun, yargıya kurşun sıkmak bence devlete kurşun sıkmak kadar cahilce ve delicesine yapılmış bir harekettir.Kurşun sıkmak niye….? Ben, o yargı mensuplarına suç bulmuyorum. Onlara o kararları verdiren kanunları kim hazırlıyor kim onaylıyor.”Söyleyene değil bir de söyletene bak.” derler. Verilen kararları doğru bulmadın mı? Alırsın o personeli görevden. Aynı hata mi devam ediyor.? O zaman da kanunları hazırlayanları meclisin dışına bırakırsın (2000 seçimlerinde nasıl olduysa).

Yargıya yapılan bu üzücü saldırıya, herkes tepkisini gösterdi .göstermeliydi de.Yalnız öyle,” yüzüğünü evde kaybeden ve ev karanlık olduğu için bahçeyi kazarak bahçede yüzüğü arayan Nasrettin Hoca gibi olayın iç yüzünü ve seyrini değiştirmek değil. Medya, hemen tetiğe bastı:”Laikliğe ve cumhuriyete yapılan saldırı…” diye.Fakat, bakanın biri şöyle bir önsezi de bulundu:”Acele etmeyin; göreceksiniz.Bu işin altından hiç beklemediğiniz işler çıkacak.”Aynı dediği gibi de oldu.Hiç beklemediğimiz işler, kişiler çıktı. Şimdi medya ne yapacağını, neler yumurtlayacağını düşünüyor.Çünkü:Önyargılar da bulunmak ve tespitlerinde ki yanılmaları yüzünden inandırıcılıklarını yitirmişler.İşin başka bir üzücü tarafı da, yürütmenin başında olanlar, halkın gösterdiği bu aşırı ve kaba tepkiyi “haklı ve meşru” görenler…”Bizde şöyle bir soru soralım:40-50 bin kişinin celladı Apo kasabını, tabiri caizse İmrali’da, Adana kebabi ile besleyeceğine ve O’nun her ihtiyacını karşılayacağına dair Amerika’ya söz verenlere ve bu konuda imzalı taahhüt verenlere niye böyle bir tepki göstermediniz? Şimdi siz de diyeceksiniz ki, “Biz, o tepkiyi seçimde gösterdik. Eyvallah. Orası doğru. Bu hükümete de aynı tepkiyi seçimde gösterebilirdiniz? Anlıyorum, cevap yok!..

Günümüzde cezaların caydırıcılığı ve inandırıcılığı kalmamış maalesef..AB’ye “uyum yasaları” çerçevesinde, polisin elinde ki silahı ve copu ceza olsun diye onlara taşıtılıyor.Bir kapıdan suçlu giren öteki kapıdan elini, kolunu sallayarak çıkıyor. Peki bu ve bunun gibi, yabancılara mülk satışını, nerdeyse suçluyu mükâfatlandıran yasaları ben mi onayladım? Yukarıda ki üzücü olay, cezaların kayırmasız ve istisnasız uygulanışı olsaydı acaba meydana gelir miydi? Birileri, bazen kızgın güneşte peteğin gözüne çomak sokuyor. Kimlerin bu işi neden yaptığını da varın siz düşünün.

Her adlı yılın açılışında, emekli olanlarında veda konuşmalarında hep aynı mesajlar verilir.:”Laiklik,şer odakları, irtica…”Bilmeyen de zanneder ki, bu memlekette herkes devletle uğraşıyor, rejimle savaş halinde.Hayır, gerçekle uzaktan, yakından alakası yok. Ülkemizin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik durum, diş politika ve eğitim durumumuz, her nedense hiç konuşulmaz.San ki bunlar dört-dörtlükte yukarıda ki saydıklarımız tehlike arzediyor. Bu günkü Türk medyası da zaten o kadar arıyor, hemen ertesi gün kocaman sayfalar:”Çok önemli mesajlar verdi. İrtica konusuna dikkat edilmesini önemle vurguladı…” Aynen bunlar yazılır, okunur ve söylenir.Biri nalına vurur diğeri de mıhına.Zaten medya hep temiz olan yerleri süpürür.

Editör 25.05.2006
EZMANIN TEGAYYÜRÜYLE AHKAMIN TEGAYYÜRÜ İNKAR OLUNAMAZ

Zamanın değişmesiyle değişen hükümler örf ve adete dayananlardır. Çünkü:

İnsanların ihtiyaçları da değişir. İşte bu değişikliğe uyarak örf ve adetler de değişir.

Örfün değişmesi, ona isnat eden hükümleri de değiştirir. Fakat İslam hukukunun asıl kaynaklarına dayanan hukuki delillerden örf ve adete dayanmayanlar değişmez.

Örnek: Kasten adam öldüreni kısas gibi. Zira bu durum örf ve adete dayanmaz ve değişmez. Genel kaidenin örneklerinden bazıları şöyledir:

Eskiden evler ve müştemilatı hep aynı tarzda yapıldığından, bir evin bir odasını görmek hiyar-ı rü'yeti (görme sonucu muhayyerlik hakkını) isnat ederdi bu hususta örf mevcuttu. Zamanla ev inşaatında insanların örf ve adetleri değişti. İslam hukukçuları, evin bir odasını görmekle hiyar-ı rüyet hakkının düşmeyeceğine, evin bütün müştemilatının görülmesi icap ettiğine fetva vermişlerdir. Ebu Hanife, mal hakkında olan şahitlikte şahidin tezkiyesine lüzum olmadığını bildirmiş, zamanında insanların dürüst kimseler oluşu sebebiyle, hasımların tenkidi halinde şahitlerin tezkiyesine ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Fakat zamanla insanların durumlarında değişiklik, yalancılık, itimatsızlık görülünce Ebu Yusuf b. Hasani ş Şeybani gizli ve açıkça tezkiyelerinin lüzumuna dair içtihadda bulunmuşlardır. Hanefi hukukçularına göre, gasibin menfaatı ödemesi, tazmını gerekmezken sonraki Hanefi hukukçuları insanların yetim, vakıf, istiğlalen vakıf mallarını gaspederek kolayca istifade etmelerini adet haline getirmeleri üzerine, böyle istifade ve gaspta bulunanların tazminat ödemeleri icap ettiğine fetva vermişlerdir.

Prof. Dr. Abdulkerim ZEYDAN/İslam Hukukuna Giriş

NEDEN HUKUKÇU OLMADIM

Hiç unutmam, ilkokulda okurken hep kaymakam olacağım derdim. Sıra ortaokula gelince hayallerim değişti, bu kez mühendis olmayı düşündüm. Hatta bu isteğim lisede okurken bile devam etti. Fakat her nedense aklıma hukuk okumak hiç gelmedi. Oysa hukuk, insanlar arası ilişkileri düzenleyen, kanun, tüzük ve yönetmelikler çerçevesinde, hak ve sorumluluklarımızın neler olduğunu anlatan kurallar bütünüdür. Yanı, insan hangi mesleği seçerse seçsin, mutlaka haklarını ve sorumluluklarını bilmesi gerekiyor. Hele günümüz Türkiye'sinde.......

Roma' da hukukun ortaya çıkış sebebi; Güçsüzü güçlünün elinden kurtarmak,yada en azından onun seviyesine ulaştırmak veya en iyimser bir tanımla onunla eşit duruma getirmektir. Hukuk, her ülkede aynı yaptırımlara sahip değildir maalesef. Bizim ülkemizi örnek verecek olursak, bizde hırsızlık yapanlara verilen ceza 2- veya 3 ay fakat başka ülkelerde daha az veya çoktur. Örnek: İslam ülkelerinde el, kol kesmeye kadar gider. Bu farklılıklar, ülkelerin demokrasi ile yönetilip yönetilmeyişine, siyasilerin oy avcısı olup olmayışına, genel kültürüne, yasa koyma ve uygulama anlayışına göre değişiklikler gösterebilir. Bu farklılıkları normal karşılayabiliriz fakat en kötüsü de bence şudur: Yeri geldiğince güçsüzü güçlünün elinden kurtarmak, başka bir zamanda aynı suçu işleyen başkaları olunca o zamanda güçlüyü güçsüzün elinden kurtarmak.. Evet evet yanlış okumadınız. Güçlüyü güçsüzün elinden kurtarmak veya dayısı, arkası sağlam, zengin kişilere sıra gelince başka uygulanıyor. Yanı babacığım, sakala göre tıraş.

Beyoğlu, 1.Asliye Hukuk Mahkemesi, kendisine isim tashihi(ad değiştirme) için gelen vatandaş, Şorej adını almak istediğini bildirmiş. Mahkeme, bu kelimenin anlamını bilemeyince, resmi bir yazı ile İstanbul Kürt Enstitüsü' ne müracaat ediyor ve Şörej kelimesinin anlamı konusunda bilgi istiyor. Bizim bildiğimiz veya herkesin bildiği şudur: T.C. Vatandaşı olan bir kimse Türkçe adı kullanmak zorundadır. Şayet, kullanılacak isim konusunda herhangi bir ihtilaf olursa o zaman Türk Dil Kurumu'nun çıkardığı sözlükten yararlanır. Konuşmaya sıra gelince herkes Atatürkçü olur, icraata sıra gelince işler değişir. İnsan, sormadan edemiyor: Kanunla kurulmamış, yetkisi olmayan, yasak faaliyetleri gizlice veya açıktan yapan bu dernek nasıl oluyor da, bir bağımsız yargı tarafından muhatap kabul ediliyor? tekrar soruyorum: Böyle bir durumda bilgi isteyen mahkeme değil de, devletin herhangi bir kurum veya kuruluşu olsaydı, mesela okul müdürü, kayıt için gelen kişinin adı Şorej olsa ve bu çocuk hakkında kayıt konusunda şüphesi olan bu müdür? Bu Enstitüsü(!)'den bilgi isteseydi ve mahkemeye de intikal etseydi ne olurdu? Sonucunu bilmek için, arkadaşlar sihirbaz olmaya gerek yok. Hakkında soruşturma açılırdı. İşte, ülkemizde hukuk, kanun ve yargı anlayışı böyledir.

Sadece, bunlar değil, binlerce çarpıklık var hukukumuzda. İşte, ben bu ve bunun gibi daha birçok yanlışlıklar için kendime kızıyorum.Hem de çok kızıyorum. Neden hukukçu olmadım!

Kaynak: Milliyet Gazetesi, 14 şubat 2006

STİKLAL MARŞI

16 tane devlet kurmuş şanlı tarihimizde, bizi cephelerde yenemeyenler, maalesef içimizdekileri satın alarak bu emellerini gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.Her bir planlarını sıraya koyarak, aşamalı olarak uygulamaktadırlar. Biri tutmazsa öteki, biri biterse ötekini uygulamaya sokmaktadırlar. Fazla eskiye gitmeden, daha bundan 15 yıl önce, sağ-sol ideolojilerini ülkemizde uyguladılar. Kardeşi kardeşe düşman etme, baba ile oğul arasına silahı koyarak ayırmaya çalıştılar. Nice gençler, genç beyinler bu sapık ideoloji yüzünden ya işkence gördü yada işkenceden öldü, işinden atıldı, sürüldü, sürgün edildi. Darbeler meşrulaştırıldı, idam sehpaları kuruldu, demokrasi felç edildi. Hepsi bu kadar mı? Hayır! Daha bitmedi anlatacaklarımız.

Her bağımsız devlet, kendine bir bayrak seçer. Kedini ifade edebilecek bir de millî marşı olur, törenlerinde, bayramlarında söylerler. Bizi bu günlere getiren, ulusumuzu, toprağımızı düşmanın o çirkin çizmeleri altına ezilmekten kurtaran atalarımızın, cephelerde Allah Allah!..diye bağırarak, savaşa değil de düğüne gidercesine ölüme giden bu şerefli insanlarımızın, o günlerin bir daha yaşanmaması, hatırlanması ve gelecek nesillere anlatması bakımından, İstiklal Marşı'nın değeri daha büyüktür. Fakat düşmanlarımızın kaç para ve ne kadar makam-mevki vaat ettiklerini bilmediğimiz bazı aciz insanlar, her nedense bu marşımıza kafayı takmışlar."Soykırım" palavraları yüzünden ceza alınca, AB baskısıyla affedilince şımaran bu kimseler şimdi de "Neden, Kahraman ırkıma diyorsun? Bu ırkçılık değil mi?" Şimdi bu yalakaya ne dersiniz? Cephede savaşan bu şanlı Türk milleti değil de senin Kirkor deden miydi? Beni en çok üzen de, o toplantıda onu kuzu gibi dinleyenler oldu. Hem de bir üniversitenin konferans salonunda....

Dün yine bir gazete de okudum. Dershanenin birinde, öğrencilere bazı sorular sorulmuş. İstiklal Marşı'mızın dizeleri değiştirilerek mesnetsiz, pervasız ve şarlatan tipi cümleler eklenmiş. Bu kimseler de yukarıda anlatt&#