Own free website with 1 GB free space?
   
  ASLINI İNKAR ETMEYENLER
  MASAL
 
     OT YİYEN ARABA
     Adamın biri, uzun yıllar gurbette çalışmış.Nihayet, iyi bir para kazandıktan sonra, memleketine, köyüne dönmeye karar vermiş. Çalıştığı fabrikaya malzeme ve işçi taşıyan, kendi ken- dine giden bir alet veya makine çok dikkatini çekmiş. “Bu nedir?” diye sormuş, oradaki arkadaşlarına. Onlarda, bunun adı araba demişler. Peki nasıl gidiyor bu araba? Yemeği nedir? Onlarda valla, ne verirsen yer, demişler. İşte bu adam, kazandığı para ile öyle bir araba alıp köyüne getirmiş. Uzun yıllar, zavallı annesinden uzak, gurbet ellerde kala kalmış. Gece köydeki evine varmış. Annesi, onu kapıda karşıla- mış. Hasretle kucaklaştıktan sonra, annesi sormuş: Oğul bu nedir? diye. Oğlu da: “Anneciğim, bunun adı araba.Kendi kendine gider. Ne verirsen ver, hemen yer.” demiş. Bu yaz otumuzu, odunumu- zu bununla taşıyacağız. Hadi ana, yemeğini ver de yesin zavallı, de- miş. Annesi, bir bağ ince otu getirip arabanın önüne koymuş ve bek- lemeye başlamış. Uzun zaman beklediği halde, araba otları yemeyince, anne çok üzülmüş ve arabaya seslenmeye başlamış: _Uuuuy! Kurban olurum o yiri gözlerine (arabanın farları) niye yemezsin? Beğenmedin mi yoksa? Anan yesin senin o gözlerini diye seslenip durmuş sabaha kadar. EZELDENBEKAR/İkizdere/24.02.2008  
                          MASAL

               TABANCANIN  MARKASI

               İlçemizin  şirin  köylerinden birinde,  adamın  biri

Bir  tabanca  yapmış.Aylarca süren çalışmanın  sonunda ni-

nayet  tabancanın  yapımını  bitirmiş. Tabancayı satmayı dü-

şünmüş.  Ancak, bir  isim vermesi  gerekiyormuş  tabancaya.

Önce  kendi  adımı vereyim  demiş  fakat  beni kimse  tanımaz.

Köyümün adını versem,  köyümü de herkes  bilmez.Barı, Kura-

i -Seba  olsun,  demiş. Fakat burasını da  herkes  bilmiyor. Yanı,

adam, tabancanın  yapılmasında  bu  kadar  sıkıntı  çekmemişti.

           Haftalarca  süren bir  düşünmenin  ardından,nihayet  ta-

bancanın  markasını  buldu:Madein Germani- İskoçi Mapi.

           ASİNKET/12.09.2007

 
 
          GÖZLÜK

                     Adamın  biri,  ağrıyan    gözleri  için  doktora  gitmiş.Doktor,  adamın  gözlerini  muayene  ettikten  sonra:”Amca,  senin gözlerin  çok  bozuk. Sana  “4  numara”  gözlük  yazdım. Mutlaka bu  gözlüğü  kullanmalısın.”demiş. Adamda: “Tamam  doktor  evladım,  hemen  bugün  alıp  takacağım.”demiş. Hastaneden  çıkmış  ve  en  yakın  gözlükçüye  giderek,  doktorun  verdiği  reçeteyi  orda ki  adama göstermiş. Yetkili  kişi,  adama:”Amca  “4numara”  kalmadı  bizde. Bizde  olanlar,  2,5  ve  1,5  numara”  var, demiş. Adam  bu  defa: “İyi  oğlum,  ikisinin  toplamı  kaç  eder?”  diye  sormuş. Gözlükçü,  önce  bir  şey  anlamadığını,  neleri  toplayacağını  sormuş. Adamda:”Dedin  ya  oğul,  2,5 ve 1,5  var   diye.  İkisinin  toplamı  kaç  ediyor  peki?”  sormuş.  Gözlükçü,  başlamış  hesaplamaya: 2,5  1,5  daha  eder  4”  demiş. Tamam  işte  oğul. Ver  öyleyse  ikisini de  takayım.”  demiş. 

           Adam,  iki  tane gözlüğün  parasını  verip,  gözlükleri  alarak  evine gitmiş. İki  gözlüğü de  üst üste   takarak  çarşıya  çıkmış.  Kendisini  gören  dostlarından  biri,  önce  hal-hatır  sorduktan  sonra:”Yahu  komşu!  O  gözündeki  ne öyle?”  diye sormuş.  Adamda:  “Hiç  sorma komşu. Doktora  gittim. Bana gözlerin  çok  bozuktur,  dedi  ve sana  “4numara  gözlük  yazdım,  onları  mutlaka  kullanmalısın  dedi.  Bende  gözlükçüye  gittim. Aksilik  işte  4  numara  kalmamıştı:Sadece 2,5  ve  1,5  aldım: İkisinin de  toplamı  zaten  4  ediyor. Yanı  doktor  beyin  söylediğini  yaptık  işte  demiş.

HEPBEKAR/11.05.2007
MİNARE  TOHUMU

                       İlçemize   bağlı,  köylerimizden  birinde,  adamın  biri  gurbete  gitmiş. Gündüz işinde  çalışıyor,  akşamda  evine  geliyordu. Çalıştığı  iş  yerinin   yakınında  bir  cami  vardı. Camiden,  günde  beş  vakit  ezan  okunurdu.Hem şehrimiz,  ezani  duyar  duymaz  işini  bırakır,  abdestini  alır  ve  camiye  giderdi. Devamlı    gittiği  için,  caminin  cemaati  ve  imamıyla  adeta  dost  ve  arkadaş  olmuşlardı.  Köyündeki  camide  minare  olmadığı  için,  buradaki  minareyi  görünce  çok  şaşırdı  ve  ne  olduğunu  bir  türlü  anlayamadı. Bir  gün bu  merakını  caminin  imamına  sorarak  gidermek  istedi. Hoca  efendi,  bu  nedir  ki   bunun  tepesine çıkıyor ve  ezan  okuyorsun?  diye  sormuş. İmamda : Bunun adı  minaredir. Bunun  şerefesine çıkıp  ezan  okuyorum ki   herkes  sesimi  duysun  ve  onlarda  bizim  gibi  namaz kılsınlar;demiş. Bizim   hem  şehrimizin  merakı  daha da  artmış  ve  imama  tekrar  sormuş: Peki, bunun  sizde  tohumu  var mı? Memlekete  gidince,  bizde  bu  tohumdan  ekelim de,  bizimde  caminin  yanında   böyle  bir   minare  olsun,  deyince,  imam da :Tabii,  neden  olmasın  diyerek  adama bir    torba havuç  tohumu  vermiş.

             Adam,  memleketine  gelmiş:İmamın  kendisine  verdiği  tohumu,  evinin  bahçesine dikmiş  ve büyümesini  beklemiş. Tohumun  büyüme  zamanı  gelmiş  fakat   orada  sadece  yeşil  yaprakları  görünce, neden bu  minare  büyümedi?  diyerek  sinirlenmiş. Kazmayı  vurmuş  ve  tohumu ektiği  yerin  etrafını  iyice  kazmış: Bir  de  bakmış  ki: Kocaman  havuç,  toprağın  derinliklerine  doğru  iniyormuş. Adam: Tühh  bee! Tohumu  ters  diktik. Yoksa  bu  mübarek  minareyi  kendi  bahçemde sulayarak  büyütecektim,  demiş.

DERLEYEN:BEKARAYDIN/08.03.2007
MİLLET  VEKİLİ  TEMEL

         Güzel  Karadeniz de,  Temel  adında  bir  kişi,  millet  vekili  olmak  istiyormuş. Bakalım,  kendisine  oy  vermesini  istediği  kişilere  nasıl  ümitler  veriyormuş.

       Karadenizli  millet  vekili  adayı Temel,  seçim  konuşması  yapayı. Bu  konuşmanın  Türkçesini,  dördüncü  banttan  dinleyebilursunuz.

  TEMEL:Selamun  Aleyküm
 KÖYLÜLER: Aleykümün  selaaaaaaaaaaam

TEMEL: Beni  tanıyusunuz  herhalde. Adım  Temel. Kazimalluk  yapayirum haurdaki  limanun  yanındaki  halde.Oyunuzu  almaya  geldim, habu  kahveye. Çayları  içun,   benide  mebus  seçun.

KÖYLÜLER: Yahu,  buda  ötekiler  gibi. Bişey  yapacağı  yok.Yalandan  konuşiyi.

TEMEL: Ulaaaa!  Hiç  duşundun mi  kafasuz? Başkasınun  denizi  Akdenuzda,  niçun  bizumki  Karadenuz? İşte  ben  o  kara  yazıyı  sileceğum. Yerine  beyaz  yazduracağum,  bembeyaz  denuz.

KÖYLÜLER: Yazduramazsun!..

TEMEL:  Ulan!  Oyle  konuşma  ağzuna  radyasyonli  hamsı  surerum.  Seçtuğunuz  oteki  adamlar  karıları  askere  aliyi. Kösemra  Sultan,  isterse  kendisi  gitsun  askere.

KÖYLÜLER:  Ulan  akılsuz!  Biz  o  zaman  komitansuz  kaluruz.

TEMEL: Tamam  tamam.  O konida  haklisunuz.

KÖYLÜLER:Yunanistana    Bulgaristana  ne diyecesun?

TEMEL: Onları  mahvedeceğum,  perişan  edeceğum. Onları  oyle  edeceğum ki,  eşekten  düşmiş  karpuza  donecekler.

KÖYLÜLER: Peki  Rusyaya  ne  diyecesun,  hele  oni  bi  desena?

TEMEL:Rusyaya  diyeceğumki  Ola  Rusya,  habu  denizi  niçun  kirletiyisun?Habu  denize  kılasnos  katma. Ola  Korbaço,  saa hamsili  ekmek  vereceğum. Denizden  hediyeluk  bidonlar  çıkaracağum. Sen  niye  zahmet  çekeyisun?Çopleruni biz  gelur  dokeriz  daaaaaaa.

KÖYLÜLER: Aferun  uşağum  Temel  aferum. Tış  politıkan  iyidur.

TEMEL:Sade  tış  politikamı?  İçide  eyidurda.

Bu  arada  Temel, sevdiği  kızın  ailesine mektup  yazan  oğlunun mektubu  ile  kendisinin hazırladığı  seçim  vaadlerini  yazdığı  kağıdı   karıştırmış.

TEMEL: Bu  vesile ile  selam  eder,  ellerunuzden  operum.

KÖYLÜLER:Uşağum  Temel,  bakan  olduktan  sonra  başlarsun  el   opmeye  da,  erkenden  başlama,  o  zamana  kadar  el  opmekten  dudaklarun  yıpranur.

Düzenleyen:BEKARAYDIN/30.12.2006
 DEVLETLU PADİŞAHIM

Bir zamanlar memleketin birinde işler kötüye gitmeye başlayınca Padişah bir ferman yayınlayarak; Memleket yararına kim en ufak bir iyilik yapmış ise müracaat etmesi halinde mükafatlandırılacağı tellallar aracılığıyla halka duyurulur. Halktan devlet için en ufak bir yararlı iş yaptığını beyan eden vatandaşlar müracaat ederler, herkes artık işlerin kötü gidişini değil mükafatı nasıl alacağının hesaplarını yapmaya başlar. O kadar çok müracaat eden olur ki memlekette ne kadar altın, gümüş, bronz ve ne kadar teneke varsa hepsi işlenir hediye türü bir hale getirilir.

Bir gün inek çıka gelir sarayın kapısına muhafızlar sokmak istemezler saraya. İnek ille de Padişahla görüşeceğim deyince bırakırlar inek huzura varır.

- Padişah : sen niye geldin diye sorunca

- İnek : Efendim ben devletime çok hizmetler yaptım. Benim etimden, sütümden ve derimden yararlandınız. Onun için bende mükafatlanmak istiyorum der.

- Padişah : Talimat verir. İnek yiyecek ve benzeri şeylerle mükafatlandırılır.

Başka bir gün Katır çıka gelir sarayın kapısına mükafat alma niyetiyle. Tabi ki

muhafızlar sokmak istemezler saraya. Bizim katır durur mu , mükafat almadan döner mi geriye ruhunda inatlık var. Çünkü Babası Eşşek. Arka ayaklarını dayar sarayın kapısına ve kapıyı dövmeye başlar. Çaresiz muhafızlar gönderirler padişahın yanına

- Padişah : Sen niye geldin diye sorar

- Katır : Efendim ben devletime bir çok hizmetler yaptım, bir çok savaşlara katıldım, sizleri sırtımda taşıdım, cephanelerinizi taşıdım herkesten çok ben hediyeye lâyığım der.

- Padişah : Tamam bunu da mükafatlandırın der.

Bizim Eşşek durur mu hiç o da sarayın yolunu tutmuş ve özünde var olan inadıyla Padişahın huzuruna girmeyi başarmış.

Padişah : Sen niye geldin be Eşşek, senin ne hizmetin var deyince

Eşşek : Devletlu Padişahım BİZİM GİBİ EŞŞEKLER OLMASA siz orda rahat durabilir misiniz. Der ve ömür boyu aç susuz kalmama mükafatı ile mükafatlandırılır.

ikizdereli6672@mynet.com
MİNCİ (ÇÖKELEK)

İlçemizin güzel köylerinden birinde, adamın bir tanesi, minciyi çok severmiş. Öyle ki, sabah, öğle ve akşam olmak üzere, günde üç vakit olan yemeğinde bile mutlaka minci yermiş. Günlerden bir gün bu adam hastalanır ve bütün komşuları başında toplanmış ve Kur’an okumaya başlamışlar. Minciye bu kadar aşırı sevgisi olan adam ile köylüler arasında ilginç bir diyalog yaşanmış:

HASTA ADAM---- (Yattığı yatakta gözlerini kapamış bir vaziyette) minciiiiiii minciiiiiii minciiiii

KÖYLÜLER:-----Yahu bırak minciyi. Ölüm vaktın geldi, salavat Getir ! Fatiha Oku!

HASTA ADAM:----Minciiiii minciiiiiiii minciiiiiiiii
KÖYLÜLER:--------Sabah ne yemiştin?
HASTA ADAM:-----Minciiii
KÖYLÜLER:---------Öğle vaktı ne yedin?
HASTA ADAM:------Minciiiiiiiiii
KÖYLÜLER:----------Akşam ne yedin peki?
HASTA ADAM:-------Minciiiiiiiiiiiiiiiiiiii

KÖYLÜLER:------------Tamam! Günde üç vakit minci yedin; karnını doyurdun. Hadı bakalım şimdide güzelce bir salavat getir. Fatiha Süresini oku!

HASTA ADAM:--------Minciiiiiiiiiiii

KÖYLÜLER:------------(Kızarak) Bırakalım şunu burada! Öteki dünyada nasıl olsa bol bol minci yiyecek.

HASTA ADAM:--------Minciiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii diye diye, ruhunu teslim etmiş (ölmüş).

BEKARAYDIN/BİZDE SAKLI/22.11.2006
MERKEBİN İNTİHARI

Adamın biri, yaptığı yağ, peynir, yoğurt vb hayvansal ürünlerini satmak için, onları eşeğine yükler ve sırtına bir çubuk vurarak şehre doğru yollar. Kendiside ağır ağır peşinden gitmekteymiş. Eşek, sırtındaki ağır yüke rağmen yinede çubuğun verdiği acı ile biraz daha hızlı gitmektedir. Eşek, köprüden geçerken bir adamla karşılaşır. Adam, sırtındaki o ağır yükü taşıyan eşeğe acıyarak, onunla konuşmak ister:

ADAM:----Yahu nereye gidersin böyle ağır bir yükle?

EŞEK:------(Eşekten ses yok. Sadece derin derin soluk almaktadır).

ADAM:-----Bu kadar ağır yükü senin sırtına kim vermiş? Kimdir o acımasız adam?

EŞEK:-------( Eşek, uzun uzun solumaya devam ediyormuş).

ADAM:------Ey Allah’ın dilsiz hayvanı ! Yoksa sen ( ……) köyünden mi geliyorsun? ( deyince)

EŞEK:------Evet ! Ben o köydenim. Artık bu hakaretle daha fazla yaşayamam diyerek, sırtındaki yükle beraber kendisini dereye atarak intihar etmiş.

BEKARAYDIN/ BİZDE SAKLI/22.11.2006
UZAYDA BİR İKİZDERELİ

Köyün birinde, bir gün aniden bir dedikodu yayılır. İşte karşı köyden biri Amerika’da çalışırken yeteneği, zekâsı, kuvveti vb özellikleri NASA (Amerika Bilim Akademisi) tarafından tespit edilir. Uzmanlar yanına gelerek Ona: “Yahu Türkiş, sen yetenekli, cesur, kuvvetli bir adamsın. Biz Amerikalılar, defalarca uzaya çıktığımız halde bunu dünyaya inandıramadık. Sonunda devlet başkanımız dedi ki : “Bu gidişinizde yanınızda başka devletlerden adamlar bulun ve yanınıza alın. Özellikle Türklerden olsun ki, belki o zaman bize inanırlar.” Orada hep birlikte resimler de çektireceğiz. Tüm dünya, hatta senin memleketteki ailen bile görecek ve seninle gurur duyacaklar. Ha bu arada sana yüklü bir parada vereceğiz. O para ile istersen ev, araba al, burada rahatça yaşa. Şayet istemezsen memleketine de dönebilirsin. Her şey serbest…..

Adam, uzay konusunda verilen bütün kursları başarı ile bitirir ve belgesini alır. Fırlatma günü, büyük bir heyecanla uzay mekiğine binerek uzaya çıkar ve Ay’a ayak basar. Bu haberi duyan köylüler adeta şaşkına dönerler. İçlerinden biri: “Yahu! O da kimmiş ki uzaya çıkacak? O uzay aracı ile çıktı. Ben istersem, sandalyeye oturarak uzaya çıkarım.” deyince, köylülerde nasıl yapacaksın bu işi diye sormuşlar. Adam: “Bana yarın sağlam bir sandalye getirin ve dinamit, fitili de unutmayın.”demiş. Ertesi gün, adamın istediklerini getirmişler. Bütün köy halkı o alana toplanmış Adam, kendinden emin ve iddaali bir şekilde: “Göreceksiniz! Şimdi ben uzaya çıkacağım. O adamı bulacağım ve bak işte bende geldim diyerek ona uzayda meydan dayağı atacağım.”demiş.

Adam, sandalyeye Candan Erçetin gibi ters oturmuş. Buldukları dinamite fitili bağlamış ve fitilin bir ucunu da kendisi çakmağıyla ateşlemiş. Bir de sigara yakmış ve bütün millet ona hayretle bakmaya başlamışlar. Neyse fitilin yanması bitmiş ve dinamite dayanmıştı. Bütün millet havaya bakarken, büyük bir patlama olmuş, yeri göğü duman sarmıştı. Dumanlar çekilip gitmiş fakat havaya uçan kimseyi görmemişler. Adam nereye kabolmuş diyerek ararken, biraz ötede parçalanmış ayakkabısını, az daha ilerde de kıyma gibi dağılmış elbiselerini bulmuşlar fakat adam ortalarda yokmuş. Köylülerden biri: “Acaba biz nerde hata yaptık?” diye sorunca, diğerleri de; “ Nerde olacak? Kesinlikle ve eminim ki, dinamiti az koyduk, ondandır.” demiş.

BEKARAYDIN/23.11.2006
KIZLIK SOY ADI

Adamın biri, bir iş için devlet dairesine gitmiş. Orada bulunan bayan memura derdini anlatmış. Bayan da: “Tamam bey amca. Nüfus kâğıdın yanında mı?” diye sormuş.” Evet hanım kızım yanımda” demiş. Bayan memur da: ”Peki öyleyse bey amca, o elindeki nüfus kâğıdındaki bilgileri, sana verdiğim şu boş kâğıda yazacaksın ve en sonunda da kendi adını ve soyadını yazarak imzanı atacaksın.Yalnız unutma, annenin kızlık soyadını da yaz” demiş ve adamı yanındaki boş bir masaya oturtmuş. Adam, istenen bilgileri o boş kâğıda yazıp bitirmiş fakat bir türlü, annesinin kızlık soyadı aklına gelmiyormuş. Daire gittikçe doluyor, herkes kendi işiyle meşgul…Adam, ne kadar düşündüyse, annesinin kızlık soyadı aklına gelmiyor. Sonunda dayanamadı ve bayan memura sordu: “Hanım kızım, annemin kızlık soyadı bir türlü aklıma gelmiyor; acaba benim kızlık soyadımı yazsam olmaz mi?” Bayan memur ve orada bulunanlar gülmekten yerlere yuvarlandılar.

BEKARAYDIN/24.11.2006
 
MUSKA

Adamın biri, geçim sıkıntısından kurtulmak ve ekmek parası kazanmak için çalışmaya gider. Yapabileceği tek bir işi vardır; O da imamlık. Bugünkü gibi otomobil vb taşıtlar olmadığı için, tek çare olarak ahırdaki dört ayaklı karakaçana atlayıp gitmek. Sabah kalktı, ailesiyle birlikte kahvaltısını yaptı. Kimlerden borç para, yemek, eşya alabileceğini, kimlerle komşuluk yapabileceğini onlara anlattıktan sonra hepsiyle kucaklaştı ve Allah’a ısmarladık diyerek yola koyuldu. İki gün, iki gece yol yürüdü adamcağız. Hem kendisi hem de zavallı hayvan yorgun ve bitkin düştü. Oturup, çantasını açtı.Biraz kuru ekmek, peynir, soğan ile birlikte karnını doyurdu. Karakaçan da orada bulunan taze, yeşil otlarla karnını doyurdu. Yorgunluğun etkisiyle olacak ki, derin bir uykuya daldılar. Uyandıklarında çoktan akşam olmuştu. Her taraf karanlık, göz gözü görmüyordu. Bu şekilde yürümek imkânsız; sabahı beklemek lazım diyerek, tekrar uyumaya başlayacaktı ki uzakta bir ışık gördü. Uyumak gereksiz, şu ışığa doğru yürüyelim, inşallah bizi bu gece misafir ederler. Hemen kakıp karakaçanın ipini eline alarak yürümeye devam ettiler. Üç, dört saat sonra o ışık yanan yere geldiler. Önlerine ilk çıkan kapıyı çaldılar.Kendilerine, ummadıkları bir ilgi gösterdiler. Ev çok kalabalıktı. Komşudan gelenlerle birlikte, evde tam otuz kişi olmuşlardı. Orada bulunan herkes, kim olduklarını, neden gece vaktı yol çıktıklarını sordular. Çalışmak için yola çıktıklarını söyledi adam. Ne iş yapabilirsiniz ? Mesleğiniz nedir? Diye sordular. Adam da, utana, sıkıla imamlık yapacağım dedi. O anda orada bulunan herkes birbirlerinin yüzlerine, gözlerine baktılar. Gizlice bir fis-kos ettikten sonra, tam aradığımız adamsın; bize de senin gibi orta yaşlı, mütevazı bir adam lazımdı imamlık yapması için. Bu iş oldu, bitti. Yarın bizim köyün camisinde işe başlayacaksın. Yemek, içmen, kışlık odun vb ihtiyaçlarını da bu köylü verecek. İyi de acaba köyün diğer insanları veya muhtar kabul eder mi? diye sordu. Hepsi birden kahkahayı bastı. Şu anda oturduğun ev muhtarın evidir deyince adam, acaba yanlış bir şey mi söyledim diye utandı; başını yere eğdi. Boş ver, canını sıkma; her hangi bir olumsuz durum yoktur.

O gece, adam sabaha kadar sevinçten uyuyamadı. Sabah erkenden kalkıp yine evin erkanı ile birlikte kahvaltısını yaptılar. Muhtar, yeni gelen imam ve bir adamla birlikte camiye gittiler. Köy çok kalabalıktı. Hepsiyle de tanışınca vakit öğle oldu. Öğle namazını da geni gelen imama kıldırdılar. Gerçekten çok güzel bir sesi vardı. Halk onu çok sevmişti. Kısa sürede yaşlısı, genci adama büyük bir hürmet, saygı gösteriyordu. İmamın o güzel sesi ve etkili hitabesi, vaazları, caminin cemaatını artırmıştı. İmam memnun, köyde memnundu.

İmam, gençlerle çok ilgileniyor, onların ibadete ısınmaları için, hiç bir fedakârlıktan kaçmıyordu. Bir gün gençlerle sohbet ederken, onlara sizde imamlık yapabilecek kimse yok muydu ki beni seçtiniz diye sordu. Onlarda olmaz mı hocam. Büyük söz olmasında, en az sizin kadar bilgimiz vardır evvel Allah demişler. Peki, içinizde sevdalı olan var mı? diye sorunca, gençler başlarını utanarak yere eğdiler. Olmaz mı hocam? Hepimiz aşığız dediler. İmam da: Peki neden öyleyse hepiniz bekârsınız? Diye sorduğunda, gençlerin hepsi bir ağızdan: Burada başlık parası çok; bu parayı bulmamız, biriktirmemiz imkânsız. Kızlarda, babalarına başlık parası verilmeyince evlenmeyiz diyorlar. İşte bizde bu yüzden bekliyoruz; demişler. İmamda, kızları kaçırarak evlenin demiş. Orada bulunan gençlerin hepsi, nasıl? Diyerek, imamın yüzüne aval aval bakmışlar. İmam: Ben, muska yapmasını iyi bilirim. Sizden bu iş için para istemiyorum. İstediğim tek şey; yemeği fazla yiyorum sonrada namazda eğilip doğrulamıyorum. Sizler, değişmeli olarak namazı kıldıracaksınız. Soran olursa, hoca bize imamlık öğretiyor diyeceksiniz; tamam mı? diye sormuş. Gençlerde hep bir ağızdan; Tamaaaam! Deyivermişler. Şimdi, herkes sevdiği kızın adını, ana adını, baba adını vb söylesin. Ramazan bayramı günü. Bayram namazına gelmeden sevdiğiniz kız evinize gelecek demiş.

Gençlerdeki bu değişikliği herkes fark etmiş. Evde ne kadar yemek, kuruyemiş, tatlı, kümeste ne kadar tavuk, hindi, ahırda ne kadar büyük baş hayvan varsa, ya olduğu gibi, ya da kesiyor, kavurma yapıp imama götürüyorlar. İmamda ne kadar çok gelirse o kadar yiyor, yedikçe de şişiyordu. Kırk beş kiloluk imam, altı ayda doksan kiloluk imam oluvermişti. Ramazan yaklaştı, imamın yemeği daha özel gelmeye başladı. Çünkü: Bu ay sonunda herkes sevdiği kıza kavuşacaktı. Yalnız, işler umdukları gibi gitmedi. Köyde herkes, imamın ne işler çevirdiğini öğrenmişti. Gençler, ara sıra imama soruyorlar: Nasıl o iş tamam değil mi? bayram günü evde olacak değil mi sevdiğim kız? İmam da: Tamam çocuklar; siz endişe etmeyin; diyerek onları oyalıyormuş. Neyse, ramazan geldi; bitti. Bayram akşamı gençler sabaha kadar sevinçten uyuyamamışlar. Ha geldi, gelecek derken camiye gitme zamanı geldi fakat hiç kimsenin sevdiği kız gelmedi. Gençlerin hepsi bir araya gelerek çok acı ve kötü bir karar almışlar. Bayram namazını kıldılar. Herkes birbiriyle bayramlaşırken, imamın kaçacağını düşünerek onun yanına yaklaşmışlar. İçlerinden biri: Yahu Hocam! Bana öyle bir muska yaptın ki, iki tane kız birden geldi. Ben bir tane istiyordum. Hangisini geri göndermeliyim? Diyerek imamla alay etmiş. İmam da, kem-küm ederek, yaptığı hatayı örtbas etmeye çalışıyordu. Gençlerden iki güçlü kuvvetli olanı hemen imamın üstüne yapıştı. Biri kollarından, diğeri de ayaklarından tutarak kaldırıp sal taşır gibi tutuyorlardı. Camının bahçesinin arkası kayalıktı. İmamı oraya götürdüler. Sonra biiiir, ikiiiiii, üüüüüüüüüüüüüç! Diyerek, imamı kayalıklardan aşağıya atmışlar. Geri kalan eşyalarını da atmışlar. Geriye sadece imamın karakaçanı kalmış, onu da köyün muhtarına hediye etmişler.

BEKARAYDIN/02.11.2006
 
RECEP DEĞİŞMİŞ BABA

Anadolu’nun şirin köylerinden birinde, bir adamın üç oğlu varmış ve herkesin çektiği gibi onlarda geçim sıkıntısı çekiyorlarmış. Bir gün oğullarından biri babasına seslenir:”Baba, izin ver de gurbete çıkayım. Bu fakırlığı daha fazla çekmeyelim.” demiş. Babası da: “İyi dersin de oğlum; seni kimse tanımaz. Sen bugüne kadar evden dışarı çıkmamışsın. Elinde hiç bir meslek yok. Gurbette yok ederler adamı. Büyük şehirlerin sıkıntısı da büyük olur.” demiş. Bu defa, ortanca oğlu söze karışmış: “Ey Baba ! Elinde meslek olanlar, anasından öyle doğmamışlar ya. Onlarda çalışmış, çabalamış sonunda meslek sahibi olmuşlar; değil mi baba?” diye sormuş. Babası da: “Tamam oğlum, gideceksin. Yalnız, bu gece yattığım yerde biraz daha düşüneyim.” diyerek yatağına gitmiş.

O gece, gurbete nasıl gideceğini, kimlerle ahbap olacağını, hangi mesleği sevdiğini ve yapmak istediğini uzun uzun düşünüp durmuş ve sabaha kadar gözüne uyku girmemişti.

Sabah oldu, evin bütün halkı masaya birlikte oturup yemeklerini yediler.. Yemek yerken kimseden ses çıkmazdı. Bu onlara bir ata-dede nasihatiydi. Neyse yemekler yendi, herkes ellerini yıkadı ve ait olduğu yere oturdular. Baba, sözlerine başladı: “Bak oğlum. Gurbet dedin, işte gönderiyorum seni. Çalışamazsan, iş bulamazsan, hasta olursan hiç durma gel. Yüzümüzü kara edecek işlere çalışmayasın. Hırsızlık, yalan-dolan kesinlikle yapmayacaksın. Bak işte anan da burada. Bu verdiğim nasihatleri tutmazsan hakkımızı sana helal etmeyiz! Bunu böylece bilesin.”diyerek oğlunun başını avuçları arasına alarak, yanaklarından öptü. İki damla yaş yanaklarından aşağı doğru aktı, gitti. Annesi ve kardeşleriyle de kucaklaştı. Annesi: “Oğlum, bizi mektupsuz koyma! Bak, anaların yüreği hep yanar, acaba yemiş midir, ac mıdır, tok mudur, açıkta mıdır….?” Hep düşünüp dururuz. “diyerek, ananesi de nasihatlerini sıralamış. Elindeki küçük bavulu sırtına alarak, kardeşleriyle de kucaklaştı ve yola koyuldu. Annesi de peşinden bir kova su dökmeyi ihmal etmedi tabii.

Adam, köyünün yakınından geçen bir kamyona binerek şehre gitmiş. Orada kısa bir mola verdi. Simitçiden bir simit aldı, yedi. Yerken, gideceği şehri düşündü durdu. Hemen istasyona giderek, kendisine bir kişilik bilet aldı ve bilette ki numarasına göre yerine oturdu ve trenin kalkış satını sabırsızlıkla beklemeye başladı. Trende tanıdık kimseye rastlamamıştı. Belki kendisine bir yardımı olur diye ümit etmişti fakat, o koca trende, bir tanıdık çıkmaması canını biraz sıkmıştı. Gurbet sıkıntıları daha şimdiden başladı diyerek içinden geçirdi. Gece oldu, trende herkes koltuklarında uyumaya başladı. Fakat bizim genç gurbetçinin, o trende bir tanıdığının çıkmamasına canı çok sıkılmış, bir türlü uykusu gelmiyordu. Sabah oldu. Uykusuzluktan gözleri kızarmış, biber gibi yanıyordu. Trende ki görevliler, herkese “Günaydın’ diyerek, onlara kahvaltılarını getirdi. O dışarıda bir yerde hiç yemek yemediği için utanıyordu. Karnı iyice acıktığı için fazla sıkılmadan bütün kahvaltısını bitirdi. Hatta, utanmasaydı biraz daha isteyecekti. Yemekten sonra salondaki görevliye, ne kadar daha yol kaldığını sordu. Görevli de: “Tam dört saat daha yolumuz kaldı.”demiş.

Yolculuk bitmiş, nihayet şehre gelmişti. Etrafında, sağında ve solunda bağrışan insanları görünce, ben, bu koca şehirde ne yapabilirim. Dükkandan bir paket sigara aldı, bir tane yaktı ve elindeki diğer kutuyu, hiç tanımadığı bir adam elinden kaptı götürdü. Bir köşede oturdu, sinirlendi, hatta geldiğine şimdiden pişman olmaya başlamış fakat ne yapsın ki, geçim zor, çalışmak zorundayım diye geçirmiş içinden. O gün, akşam olana kadar denizi, bağıran insanları, su satan çocukları , akıp giden arabaları, denizin üstünden giden, insan taşıyan, ara sırada o çirkin sesiyle bağıran şeyin ne olduğunu bilemiyor, kimseye de sormaya cesaret edemiyor, bu şehre ilk defa geldiği anlaşılırsa, bu kez de parasını çalarlardı. En iyi bildiği yerler lokanta, fırın, otel ve bakkaldı. Okuma yazmasının olmaması da başının belasıydı burada hemen her gün….Bunu da anlamıştı zaten. Akşam bir lokantaya gitti. Yöresinin yemeklerini vitrinde görünce, bir an kendini san ki memleketinde hissetti, duygulanmış ve ağlayacak gibi olmuş. Yemeğini yemiş, parasını da ödemişti. Bir an içinden bu lokantada çalışabilir miyim? diyecek gibi oldu fakat elinde bir ustalık yoktu. Ona iş verseler ancak tabak yıkama işi verirlerdi. Bütün cesaretini topladı ve kendisinden para alan o adamın yanına gitti. Ben, memleketten yeni geldim; çalışmak için. Acaba burada bana iş verir misiniz? diye sormuş. Adam da ona evet işçiye ihtiyacımız var. Mutfakta tabak yıkama işi var, çalışır mısın? Demiş. Bizim gurbetçi de tabi demiş ve ceketini çıkarıp hemen başlamış çalışmaya. Akşam olunca, o yemek parasını da ona geri vermişler. Sen artık buranın işçisi oldun, demişler. Akşam bir otele gidip derin bir uyku çekmiş.

Aradan haftalar, aylar geçmiş, memleketi unutmuştu. Bir gün yıkadığı tabakları kucağına almış, mutfaktan çıkarken, bir arkadaşı şaka olsun diye, onun koltuğunun altını gıdıklamış. Hayt! diye bir ses çıkmış ağzından ve bütün tabaklar yerlere serilmiş, 50 tabağın hepsi de kırılmıştı. Patron, ona var gücüyle bağırdı. Defol ! Seni bir daha bu lokantanın yanında görürsem, ayaklarını kırarım! demiş. Adamı işten kovmuşlardı. Orada bulunan millet, patrona yalvarmışlar: Adamı tekrar işe alması için. Fakat adam kesinlikle olmaz deyince, hiç olmazsa biraz harçlık ver barı, adamcağız acından ölür, yazık! deyince, peki diyerek, ona bir haftalık harçlık vermiş. Adam, üzgün ve ağlamaklı bir halde ceketini giydi ve herkesle vedalaşarak lokantadan ayrılmış, gitmişti.

Tam bir yıl sekiz ay olmuş, memlekete ne bir selam, ne de bir mektup yazmıştı. Ana ve babası üzüntüden yataklara düşmüşlerdi. En küçük oğulları, daha fazla dayanamadı ve babasına seslendi. Baba, izin ver de gidip ağabeyimi bulayım, getireyim ya da nerde olduğunu öğreneyim, demiş. Babası da: İyi dersinde oğul, sende gider oralarda kalırsın, abin gibi bizi unutursun. Bizde burada anacığınla meraktan ölelim, öyle mi? Yok baba yok: Ben onun yaptığını yapmayacağım. Sana yemin bile ederim baba demiş. Neyse, babasını ikna etmiş ve şehri gitmişti. Şu cadde benim, o sokak senin, bu apartman benim o fabrika senin diyerek aramış, taramış, eli ayağı şişmişti. Akşam oldu. Karnı iyice acıkmıştı. Hemen yarım ekmek, içinde de biraz domates peynir v e yanında da ayran almış, yemiş, karnını doyurmuştu. Akşam oldu artık gidip yatayım. Yarın sabah yine aramaya devam edeceğim inşallah demiş, kendi kendine. Hemen caddenin karşısındaki bir otele doğru yürümüş. Otelin kapısına gelince şöyle bir bakmış. Acayip bir otel demiş ve otelden içeriye girmiş. Bir de ne görsün? Abisi karşısında ki masada oturuyor, keyifli keyifli sigarasını tüttürüyordu. Kocaman bir masa, ve yanında da şöyle yazıyordu:”RECEPTİON” adamın ağzı açık kalmış, daha abisi ile konuşmadan, kendini otelden dışarı atmıştı. Başka küçük bir otel buldu. Hemen bir kalem, kâğıt aldı ve o gece uyumadan, babasına bir mektup yazmış:”Canım Babacığım, ağabeyimi buldum, bir otelde çalışıyor. Amma babacığım ağabeyim değişmiş. Recep değil artık RECEPTİON olmuş.” Babası da mektubu alır-almaz hemen bir telgraf çekmiş: “Gel oğlum! Onu bırak. Bize, TEON-MEON lazım değil!”demiş.

BEKARAYDİN/ 08.10.2006
 
KEDİLER ARASINDA

Köyün birinde, adamın biri tek başına yaşıyormuş. Çevresiyle olan ilişkisi yok denecek kadar azdır. Oturduğu meclislerde de, söz dönüp dolaşır bu adamın yalnızlığına gelir. Millet, sanki ağzında sakız ettiği soruyu hep sorar dururlar: “Senin kimsen olmayacak mı? Sen, galiba insanları sevmiyorsun….Bak, evinde bir kedin bile yok! Ekmeğini kimselerle paylaşmıyorsun…….” diyorlarmış. Adam, bu sözleri her duyduğunda hemen oradan kalkarak, kimseye Allah’a ısmarladık bile demeden doğruca kendi evine gelir, kırık bir taburenin üstüne oturur ve kara kara düşünerek, o adamların ne demek istediğini anlamaya çalışırmış.

Günler ayları, aylarda yılları kovalamış. Adam, bir sabah kendi kendine: “Bu gün, köyün içini gezeceğim; altını üstüne getireceğim. Mahallede bulduğum erkek-dişi, büyük- küçük tüm kedileri toplayarak, onları bir çuvala koyarak bu eve getireceğim. Yaptığım yemekten hep birlikte yiyeceğiz… Bakalım o zaman bir kedin bile yok diyebilecekler mi?” diye düşünüp kararını vermiş. Hemen eline bir parça ekmek ile bir de boş çuval alarak evin kapısını bile açık unutarak evden çıkmış. Yolda kendisini gören köylülere selam bile vermeden yoluna devam etmiş. Kendisini, böyle bir elinde çuval diğer elinde ekmekle görenler:” Aaaa.. Bu adam delirmiş galiba..Baksanıza boş çuvalla nereye gidiyor? Galiba, kendine arkadaş aramaya gidiyor. Bulduğu arkadaşları da o çuvala koyacakmış..” diye kendi kendilerine söylenmişler. Yanı adamın her hareketi, milletin dilinde sakız olmuştu.

Adam, köyün içini dolaşmış.Gezmediği hiçbir yer kalmamış.Bırakın kedi bulmayı, bir böcek bile görememiş.Eli, ayağı şişti.Akşam olmuş. Susuzluktan dudakları kurumuş bir şekilde eve gelmiş. Yoldan gelirken bir kurt ile bir köpeğe rastlamış. “Bunları alayım ve evime getireyim. İyi de, bunlar birbirlerine zıt canlılar…Ya birbirlerini yerler yada ikisi bir olur beni yerler..” diye düşünüp, bu kararından vazgeçmiş. O gece rüyasında bir sürü hayvan görmüş…Hepsi bir ağızdan, ne olursun, beni al; ben seni her tehlikeden korurum.Her hizmetini yaparım.Sana yol yoldaş olurum, diyordu. Sabah kalktığında kendi kendine:”Baksana ne kadar hayvan beni istiyor ve seviyormuş. O hayvanlar arasında bulunan ayı ve aslan çok yemek yer;ben onlara yemek yetiştiremem..” diyerek, yine kedileri toplamaya karar vermiş.

Adam, o sabah keyifli bir kahvaltı yapmış. Rüyasında gördüğü o bir sürü hayvanın etkisinde kalmış olacak ki, bu kez yanına iki çuval ve iki parçada ekmek alarak yine kedi avına çıkmış. Yalnız bu kez fazla uzağa gitmeden, hemen evinin yakınında iki tane kedi görmüş. Kedileri hemen çuvala koymuş ve tam yürümeye başlayacaktı ki az ilerde de bir köpek görmüş.” Demek ki benim şansım kediden yana…” diyerek, köpeği almaktan vazgeçti ve yoluna devam ediyormuş.Bir de geriye dönüp baktığında köpekte peşine takılmış geliyordu. “Şu şansa bak. Dün bir tane bile bulamazken, bugün iki tane birden buldum. Üstelik, bir tanede kendiliğinden peşime takılmış, geliyor. Demek ki beni seven varmış.Yarında insanların seveceğinden şüphem yoktur.” demiş. Eve doğru sevinçle koşarken, hemen az ilerde üç tane daha kedi görmüş. Birbirleriyle boğuşuyor; kavga ediyorlarmış. Adam, onlara nazik bir şekilde

seslenmiş:”Artık bundan sonra kavga yok.Şimdi hepinizi alıp benim evime getireceğim ve birlikte, barış içinde yaşayacağız.” demiş. Kediler, bu sözü duyunca hemen sustular. Adam, onları da çuvala koyarak sevinçle evine gelmiş. Yemek yaparak kendisi de birlikte güzelce karınlarını doyurdular. Adam, artık yalnız değildi.Evinde beş tane kedisi ve bir de köpeği vardı.Kedilerin miyavlaması, köpeğinde ara sıra havlaması evde adeta bir orkestra sesi vermişti. Adam mutluydu artık….

Sabah erkenden kalktı, yemek yaptı ve birlikte yediler. Sonra kapısını kilitleyerek, köyün içine doğru yürümeye çıktı. Az ilerdeki köyün meydanında toplanmış kalabalığı gördü. Sevinçle, yanlarına yaklaşarak;” Selamun Aleyküm” dedi. Millet de “Ve Aleyküm selam diyerek karşılık verdiler ve yanlarına oturmaya davet ettiler. Sonrada hep bir ağızdan, “Merhaba” diyerek ona karşı saygı ve sevgilerini ifade ettiler. Köy hakli havadan, sudan bahsettikten sonra, içlerinden biri ayağa kalkarak;” Yahu komşu! Biz sana yalnız kalma demiştik fakat kedi, köpek koleksiyonu yap yada evi hayvanat bahçesine çevir dememiştik ki?” deyince, oradakilerin hepsi kahkahayı bastı. İçlerinden başka bir adam, öfkeyle ayağa fırladı ve “Yeter! Adamı rahat bırakın.”dedi. Diğerleri de, “Biz bir şey yapmadık ki.” diyerek kendilerini savunmuşlar. Adam, ayağa kalktı ve kimseye Allah’a ısmarladık demeden evine gelmiş. Eve gelirken aklından şunları geçirmiş ve deliye dönmüştü.” Bak ben nasıl bu hayvanları konuşturacağım. Onlara yemek yapmasını bile öğreteceğim. Hepsinin birer adı bile olacak.”demiş. Yemek ısıtmış; hayvanları ile birlikte yedikten sonra, onları yanına çağırmış:”Bundan sonra, bu evin adamı, insanı olacaksınız. Size şimdi birer tane de ad vereceğim.”demiş. İlk yakaladığı kedilerden birine Pamuk, diğerine Yosun, İkinci gün yakaladıklarına da Bocuk, Tekir ve Kara adlarını verdi. Köpeğinin adını da Co deyiverdi. Herkes kendi adından memnundu. Kendi dillerince teşekkür ederek uykuya daldılar. Sabah olunca bütün hayvanların adını tek tek söylüyor; adını duyanda yanına geliyor ve yere çömelerek oturuyordu. Bütün hayvanları yanına topladıktan sonra onlara görevlerini hatırlattı. “Co, sen evin bekçisi, Sen Pamuk, farelerin canına oku!” diyerek, hepsine birer kez daha tekrarlattı görevlerini…

Sabah erkenden kalktı ve “Ben çarşıya yiyecek almaya gidiyorum. Herkes görevini unutmadan yapsın; ihmalkârlık istemem, haberiniz olsun.”demiş. Akşam eve geldiğinde bütün hayvanların uyumuş olduğunu görünce büsbütün deliye dönmüş…Co, kapının eşiğinde, diğerleri de evin ortasında, bir tanesi de kendisinin yatağına yatmış uyumuşlardı. Adam, öfkeyle bağırdı:”Ulan nafile hayvanlar! Ben size böylemi demiştim. Yediğiniz yemekler size haram olsun. Fareler evi basmış; bütün gıdaları yemiş, perişan etmişler. Size gününüzü göstereceğim.Bu akşam size yemek yok; ac yatacaksınız ki, aklınız başınıza gelsin.”demiş. Kendisi yemeğini yedikten sonra, horul horul uyumaya başlamış. Gece yarısı olmuş, hayvanlar iyice acıkmışlardı. Bir ara hayvanlar: Gelin birbirimizi yiyelim; güçlü olan ayakta kalsın.” demiş. Köpek: Hayır! Kesinlikle olmaz. Çünkü: Ben sizden güçlüyüm;benimle baş edemezsiniz;hepinizi yerim. Fakat benim daha parlak bir fikrim var: Neden birlik olup ta, bizlere insan görevlerini veren ve bizi aç bırakan bu adamı yemiyoruz?” dedi. Bu fikir daha mantıklı geldi ve adamı o gece, kediler gözlerini ve ellerini, köpekte ayaklarını kemirip yemişler….

Bir kaç gün oldu, adamı köyün içinde göremediler. Millet toplanıp adamın evine gidiyorlardı. Eve yaklaşınca derinden pis bir koku adeta burunlarını tıkamak zorunda bırakmıştı. Evden içeri girince, adamı yatağının üstünde yatar halde bulmuşlar fakat gözleri ve ayakları, kolları yoktu. Sebebini anlamakta zorluk çekmediler. Belli ki hayvanlar, bu adamı yemişlerdi. Hemen köye haber yayıldı. İmam geldi ve cesede bakarken: “Yazık oldu bu zavallıya” demiş. Köylülerden biri de:”İmam Efendi, bu şimdi şehit oldu mu?” diye bir laf attı ortaya…İmam: “Susun be, kendini bilmezler! Adamla hep alay ettiniz. Onu canından bezdirdiniz. Derdin var mı, ihtiyacın var mı diye sormadınız. Allah sizi islâh etsin. Başka ne diyeyim.” diyerek tepkisini göstermiş. Cenazeyi yıkamışlar. Mezarını da kazmışlar ve adamı mezara koymuşlar. Millete örnek olsun, insanla alay edilmesin diye adamın mezar taşına şunları yazmışlar:

Kediler ah kediler,
Komşumuzu yediler.
Kedilerin suçu yok,
O’nu istemediler.(halk)
BEKARAYDIN/28.07.2006-İstanbul
 
TREN

Adamın biri, iş bulmak için, taşı-toprağı altın İstanbul’a gitmiş. Kendisi, inşaatçılığın en ince ustalıklarını bile bildiği için hemen iş bulup çalışmaya başlamış. Sabah erkenden kalkıyor, kahvaltısını yapıyor ve yola koyuluyormuş. Tek sıkıntısı ise yolu hem uzun hem de trenle gidip gelmesi gerekiyormuş.

Günler ayları, aylar yılları kovalamış. Bizim vatandaşımız, hep trene takmış kafayı….Arka arkaya birbirine bağlanmış vagonlar, onda tarifi imkânsız bir etki bırakmış. “Acaba, bu trene kaç kişi biniyor? Bu treni kullanan adam, bir seferinde ne kadar parayı cebine indiriyor? “Bir gün, trene binecek olan adamları, kadın ve çocukları saymaya karar vermiş. “Bir, iki, üç, dört……yüz…..250…. “ saya saya bizim vatandaşın damakları nerdeyse kurumuş. Tamam demiş kendi kendine. “Benimde böyle bir trenim olsa, ben de aynı yığınla para toplarım.Ama bu kadar tahtayı, demiri nerde bulacağım?”diye kara kara düşünmüş. Bir akşam, işten eve dönerken aklına ailesi, komşuları, çocukları gelmiş.”Yarın bayram, işe gitmeyeceğim. Barı köyüme bir mektup yazayım.” diye düşünmüş. Sonra aklına köyde yaşadığı günler gelmiş. Ormandan odun kestiği ve çayırdan ot kesip sırtında taşıdığı günler geldi aklına…Eskiden büyükler anlatırdı. Ormanlarda çok büyük yılanlar, aslanlar, ayılar ve domuzlar yaşardı. Kimse ormana tek başına, hele silahsız hiç gidemezlerdi.O yılanları anlatmakla bitiremezlermiş. Kocaman boyu vardı, tam 100 veya 150 metre kadar olurmuş. Süzüle süzüle ormandan gidermiş.Önünde gördüğü ne varsa onu yutardı.Bir seferinde, 10 tane ayı ile 20 tane aslanı yediği söyleniyordu. Sahi, bu tren de ne kadar benziyor o yılana... Boyu uzun ve kocaman. Birden aklına süper bir fikir gelmiş(!): “Köye gideceğim, kazandığım para bana uzun zaman yeter. O yılanı bulacağım ve onu aynen bu tren gibi yapacağım ve gelsin o zaman paralar….Adam, öyle bir dalmış ki hayale, evinin yanından inmeyi bile unutup bir sonraki duraktan inmeye mecbur kalmış.

Bayram sabahı kalkıp camiye gitmiş ve tüm tanıdıkları ile orada bayramlaşmış. Fakat en yakın zamanda köye gideceğini ve o büyük yılanı yakalayıp öldüreceğini ve içini boşaltıp ondan tren yapacağını kimseye söylememiş. Tabii söylememesi de normal. Adam haklı, bakarsın ki ondan hızlı ve kurnaz biri çıkar, yılanı ondan önce öldürür, para kazanmaya başlardı.Aradan beş, atı ay geçmemiş, bu adam yılana takmış kafayı, geceleri uyku uyuyamıyor, habire tomar tomar para sayıyormuş. Daha fazla bekleyemedi. Ertesi sabah hemen işyerine gitmiş ve doğruca patronun yanında soluğu almış.Patron, bütün alacaklarını vermiş. Ondan çok memnun olduğunu ve ne zaman gelirse, işinin hazır olduğunu söyleyerek onu uğurlamış.

Elbiselerini bile almadan, sadece giydikleri ile yola koyulmuş ve iki gün sonra evine gelmiş.Kazandığı parayı babasına vermiş. O gece derin bir uyku çekecekti ama olmadı. Çünkü o yılan aklına gelince uykuları kaçıyormuş. O gece işte yine uyuyamadı. Sabaha kadar, hep yılan dedi-durdu rüyasında.Sabah erkenden kalktı, yemeğini yedi. Babasının tüfeğini alarak ormana doğru gitmiş ve akşam yorgun argın eve dönmüş.Kimseye bir şey demiyor, kimsede ona durup dururken ormana niye gidersin diye sormazmış.

Bir sabah yine erkenden kalkmış, yemek bile yemeden eline bu kez büyük bir bıçak alarak ormanın yolunu tutmuş. Tam ormanın ortasından yürürken, büyük bir gürültü duymuş.Hemen bir ağacın arkasına atlayarak siper almış. Artık beklediği, hayal ettiği yılan gelmişti.Tatlı tatlı gülmeye başlamış. “Acaba, bir ayda ne kadar, bir yılda ne kadar para kazanırım….” diye düşünürken, o kocaman yılan yavaş yavaş gelip ağacın yanından geçerken, adam bıçağını saplamış ve yılanın sırtına batırmıştı. Hemen yılanın yanına gitmiş, bıçağı yerinden zorla çıkarmıştı.Artık vakit kaybetmenin zamanı değildi. Bıçakla yılanın sırtını yardı ve iki yana ayırdı. “Abooooo !..Yahu buradaki yolcuların hepsi uyuyor. En iyisi, bu defa gitsin, yolcuları boşaltsın, dönüşte icabına bakarım.” demiş. Bu sırada yılan, son bir kez, can havliyle başını kaldırmış ve adamı bir seferde yutmuş.

Gördünüz işte. Yılandan tren yapma hayalı felaketle son bulmuş.

BEKARAYDIN/06.07.2006
 
AŞK YÜZÜNDEN

Şirin Karadenizin şirin köylerinden birinde, Ali ile Zeliş adında iki genç birbirlerini ölesiye seviyorlarmış. Sadece aşk değil, kızla erkeğin bile bir saniye birbirlerine bakmasının bile yasak olduğu bu köyde bu sevgi bir doğal afet esnasında başlamış, bakın sonucu nereye kadar gitmiş.

Demirdere Köyü, bir dağ dibinde kurulmuştur. Dağlar sanki köyün gölgesi olup dimdik durmaktadır. Yalnız, bu dağda ağaç olmadığı için, her yağmur mevsiminde yağan yağmurlarla birlikte köyü adeta sel sularına boğulur, köy halkına sanki meydan okuyormuş. Hatta bir sene çok yağmur yağmış ve ardından gelen sel sularının o köyü tamamen yutup gittiği de söylenirmiş.

Güneşli bir gün sonrası başlayan yağmur, hiç durmadan üç gün, üç gece devam etmiş. Köy halkı, yine yollara mı düşeceğiz diyerek geceleri adeta evlerinde nöbet tutuyorlardı. Tam yağmur kesti, şafak söktü derken tekrar başladı. Aman Allah’ım be ne yağmur! Sanki gök delinmişti. Herkes, kendi canının derdine düşmüş, herkes kendi evlerini, hayvanlarını, canlarını ve eşyalarını kurtarmanın telaşındaydı. İşte tam o esnada bir ses, kulakları sağır edercesine yankılanmıştı köyün içine:” Yetişiiiiiiiiiiin!... Kızımı kurtarın!...Artık kimse bu sesten sonra kendi işiyle uğraşacak değilmiş. Herkes, sesin geldiği tarafa doğru koşmaya başlamışlar. Ali Amca’nın evini sel suları önüne katmış götürüyordu. Zavallı hayvanlar, bir taraftan acı acı böğürürken bir yandan da kenara doğru çıkmaya çalışıyorlardı. Ali Amca’nın kızı Zeliş, bir ineği kuyruğundan yakalamış kenara doğru çekmeye çalışırken, arkadan gelen kalın bir tahta, genç kızın başına vurup O’nu bayıltmış, kızcağız da bir eşya gibi selin aktığı yöne doğru hızla akıp gidiyordu. Koca köy halkı, sadece seyrediyor, Eyvaaaaaaaaaaaaah !.. Ne olur kurtaracak kimse yok mu şu kızı? Kendine güvenen bir babayığıt yok mu diye bağrışıyorlardı. İçlerinden biri çıktı. Bu köyde her yıl ırgatlık, çobanlık yapan Küçük Ömer’di. Yaşı 25 fakat boyu kısa kaldığı için, millet O’na hep Küçük Ömer derlerdi. Elbiselerini dahi çıkarmadan kendini sel sularına attı hem de hiç tereddüt etmeden. Bir yıldırım hızıyla Zeliş’in yanına koştu ve O’nu belindeki kuşaktan sıkıca tutarak kıyıya çekmeye başlamış. Etraftan bakan bütün köy halkı şaşırmıştı. Çünkü: Ömer’den böyle hızlı, kararlı bir hareket beklemiyorlardı. Neyse, kızı kenara getirdi. Başına vuran tahtadan dolayı bayılmıştı. Biraz sonra kendine gelmeye başladı ve şaşkın bakışlarla etrafındakilere bakıyordu. Gözlerindeki o korku,telaş sanki ben nerdeyim, bana ne oldu der gibiydi. Köy halkı hep bir ağızdan, “Yaşa Ömer,çok yaşa!”dediler. Artık köy halkı yavaş yavaş evlerine doğru gittiler.

Aradan bir ay geçmişti ki Hasan Amca, Küçük Ömer’i evlerine davet ettiler. Ömer, niçin çağrıldığını anlamıştı fakat sonuçta bir davetti ve gitmesi de gerekiyordu ve gitti. Hasan Amca, O’nu kapıda karşıladı. “Hoş geldin evlat !” dedi ve alnından öptü. Hemen eve buyur etti. Evin hanımı ve Zeliş kız, O’nu ayakta karşıladılar. Hepsi tekrar hoş geldin dediler ve sedire oturttular. Hal-hatır sorduktan sonra Hasan Amca: “Oğlum, kızımın hayatını önce Allah’a sonra da sana borçluyuz.” demiş. Hanımı da:” Yavrum, Allah senden razı olsun,ne muradın varsa versin.” demiş. Zeliş kız, oturduğu yer minderinde, başını kaldırmadan, “Çok teşekkür ederim.Hayatımı, önce Allah’a sonra da size borçluyum.” dedi, utangaç bir tavırla. Ömer ise:” Allah, cümlemizden razı olsun. Yalnız ben bir şey yapmadım. Yaşayacak günü vardı, ben de aracı oldum, sadece.” diyebildi. Yemekler yendi, çaylar, kahveler içildi. Sohbet iyice koyulaştı. Hasan Amca, o güne kadar anlatmadığı askerlik anılarını anlattı. Seferberlikte, Yunanlıları nasıl denize döktüklerini ve Erzurum’da Ermeni ve Ruslarla yapılan o çetin savaşları anlattı. Gitmek zamanı gelmişti. Ömer müsaade isteyecekti ki, Hasan Amca:” Bu saatte nereye oğlum, gecenin bu vaktinde….? Hanımı da: Bu aylarda kurtlar dolaşır köyün içine bile inerlermiş.Köpekler bu saatte seni parçalarlar.” dediler. Ömer de daha fazla ısrar etmedi.O gece Hasan Amca’nın evinde misafir oldu, yattı. Ömer, iyiliğinin karşılığını veriyorlar diye düşünüyor, üzülüyor, Hasan Amca ve ailesi de acaba hizmette kusur ettik mi diye kendi kendilerini yiyorlarmış. Sabah kahvaltısını yine karşılıklı ve neşe içinde yapmışlar. Zeliş, her bardağı doldurup ta Ömer’e uzattığında, istemeden de olsa, birbirlerinin gözlerine bakıyorlardı. İşte, ilk sevgi kıvılcımları o gün başlamış oldu. Kahvaltı bitti. Kısa bir sohbetten sonra kalkma zamanı geldi. Hizmetten çok memnun kaldığını söyleyen Ömer, herkese Allah’a ısmarladık diyerek evinin yolunu tuttu. Geride kalanlar ise günlük işlerine başlamışlardı.

Sıcak ve güneşli bir gün, Ömer yine hayvanları otlatmaya götürüyordu. Hayvanların hemen hepsi köyün içine dalmış, dört bir yana dağılmışlardı. Ömer, onları bir araya toplamaya çalışırken, ineklerden bir tanesi kaybolmuş, Ömer’de onu aramaya başlamıştı. Fadime Hala, “Oğlum, o hayvan bu köyün tek bir çeşmesi vardır, mutlaka o çeşmeye su içmeye gitmiştir; sen o çeşmeyi bak.” demiş. Ömer’de, Hasan Amca’nın kapısında ki çeşmeye gider ve ineği o çeşmenin yanında su içerken görmüş. İneği sürüp götürmeye gittiğinde, Zeliş’i çeşmenin yanında görmüş. Zeliş, dolu dolu gözlerle Ömer’e bakarak “Hoş geldin” demiş. “Sağ ol” dedi ve ineği sürüp giderken: Zeliş: “Keşke bir daha sel olsa….” demiş. Ömer, kızın ne demek istediğini anlamıştı. O’da, “ Keşke olsa ama tahta da başına vursa …” diyerek gülmüş ve ineği önüne katarak yoluna devam etmişti.

Sel olayının ardından iki yıl geçmişti. Ömer, yirmi dört yaşına gelmişti. Babası, bir gün annesine “Bu oğlumuzu evlendirelim artık.” demiş. Annesi de:”İyi dersin de, çobanlık yapan bu oğlumuza kim kız verir?” demiş.

gece, durup düşünmüşler, acaba kimin kapısına gidersek bize yok demez diye…Sonunda konu, köyün saygı değer bilge insanı Osman Dede’nin kulağına gitmiş. “Merak etme, oğlunuzu, Hasan’ın kızı Zeliş’le evlendiririz.” demiş. “İyi dedin ama o adam biraz terstir, valla, bizi kapıdan kovar, Osman dede..” “Hele biraz sabırlı ol bakalım. Bir kere deneyelim bakalım ne olacak.” Bir akşam, köyün ileri gelenleri,sözü geçenler,muhtar, baş aza, birkaç tane de hanım efendi alarak, Hasan Amca’nın evine gitmişler. Hasan Amca, gelenleri kapıda karşılamış, onları evine buyur etmişti. Yemekler yendi, çaylar içildi. Sözü daha fazla uzatmadan, Osman Dede:”Allah’ın emriyle……” daha cümlesini bitirmeden, kelimeleri ağzına bıraktı Hasan Amca. “Ben, bilseydim ki, kızımı istemeye geldiniz, sizi kapıdan kovardım. Ne yanı çoban, çülsüz Ömer, kızımı sudan çıkardı diye, kızımı O’na vereceğimi nasıl beklersiniz?” demiş. Osman Dede: “Biz, törelere göre kızınızı istedik.Haklısın fakat bizde seni fasulye nimetinden sayarak kapına geldik. Bu ilk ve son gelişimiz olsun. Bu kadar insana, evinde hakaret ettin.Biz, bu hakaretini hak etmedik. Sen, bu yaptığını bir kenara yaz. Bil ki Hasan Efendi, bundan sonra sen bu köyde yalnızsın. Cenazen bile olsa, karşı ki köyden adam alarak cenazeni toprağa gömeceksin!” demiş ve hızlı adımlarla evden çıkıp gitmişler.

Ömer ve Zeliş, kendi evlerinde ana ve babalarının konuştuklarını duymuş, ikisi de ne yapacaklarını bilemiyor ve kimseye de bir şey diyemiyorlardı. Kim tahmin edebilirdi ki bir afetle bir sevginin doğacağını ve yine kim diyebilirdi ki bu sevginin bir kem söz yüzünden alabora olacağını? Fakat bir gece Ömer, hayatında ağzına koymadığı sigarasını o gece iki üç nefeste ciğerlerine kadar çekti. Anası, oğlunun bu hareketinden üzülmüş, kendisine bir şey demeden babasına anlatmıştı. Babası da: “Bırak, bir şey deme, içsin, ağlasın, içini döksün.”demiş. Bir gece yarısına doğru evlerinin kapısı acı acı vuruldu. Kim o diye seslenmeden kapıyı açtılar. Gelen Fadime Hala’ydı. Hemen heye