Sayın Milletvekili, 25.02.2008
Nasılsınız efendim bizi görmeyeli? İnşallah iyisiniz. Bu mektubu size yazmamın nedeni, ne oy verdiğim için bir pişmanlık, nede oy vermediğim için bir vicdan azabıdır. Bu mektubu yazmamın yegane sebebi: Meydanlarda attığınız vaad- ler, verdiğiniz sözler, bir önceki iktidara duyduğunuz kin ve nefret ile aşılamış olduğunuz yoksulluk duygusu, eğmeye çalış- tığınız boyunlar ve iktidarınızın meyvelerini sözde herkese ama aslında iktidarınızın kaymağını yiyenler tarafından kesilen kur- banlardır. Sayın Milletvekili, her parti gibi, seçimlerde İMF’ye ver- yansın ederken, bir yandan da sizin yapacaklarınızı sıralamıştı- nız. Fakat yıllar geçti aradan, dünya çıkarken Ay’a, biz gideriz karadan…Yoksulluk, adaletsizlik kol gezerken, yaptığımız her a- lış-verişin sonunda alacağımız fatura ve fişlerin, yol,su, elektrik olarak geri döneceğini söylemiştiniz. Yıllardır, yokuşun başında bekledik fakat ne gelen var ne giden. Bize gelen fakirlik, size giden kıyak emeklilik ve milyarlık maaşlar. Şimdi, biz şunu çok iyi anladık ki: Türk milletine verdiğiniz sözler kedi abdesti fakat İMF’ye verdiğiniz sözlerde gayet samimi ve ciddisiniz. Bırakın beni, kendi dinimi, Kur’an’dan anladığım şekliyle yaşayayım.Bugüne kadar dinimi, benim anladığım şekliyle bana bırakmadın. Çeşitli entrikalarla dinime saldırdın. Bugün, işine öy- le geldiği için Kur’an’dan tefsirler yapmaya başladın.O çıkarcı politikalarınızı kendinize saklayın. Benim dinimi, suni gündemler yaratarak parçalamaya, yaptıklarınızı da unutturmak için ahkam kes- meye kalkmayın. Sizin, bu milleti kandıracak, uyutacak, yutturacak gerekli ve yeterli malzemeniz var. Dini, kendinize silah yapmayın. Sayın Milletvekili, görüyorsunuz değil mi vatandaşınızın halini? Sizleri, televizyondan izlerken, hep diyorum ki: Neden bunlar birbirle- riyle kavga edip duruyorlar. Sonra yanıldığımı buradan itiraf edeyim, dünya üç günlük dünya, bakarsın yarın ölürüm de sizin vebaliniz üstüm- de kalır. Kıyak emeklilik, süper zamlı maaşlarda çok güzel anlaşıyorsunuz. Tebrik ederim sizleri. Yiğidi öldür ama hakkını ver demişler değil mi? Sayın vekilim, enflasyondaki tahminleriniz tutsun diye, ben hep ara- ba jantı, pinpon topu, parfüm alıyorum. Yine, laiklik fikirlerinize, cumhuri- yet sevdanıza, Atatürk’e olan o muazzam sevdanıza halel gelmesin diye çocuklarımın adini bile bu isimlerle çağırıyorum. Aman sakın siz kendinizi üşütmeyin. Bizim, sizden başka kimimiz var.Biz olsak da olur, olmasak da. Yalnız, bizi o kadar hasrete koymayın. Beş yılda bir gelin olmaz mı? Bu şükran mektubuma, istemeyerek burada son verirken, hürmetler ve saygılar sunarım. Sizi bir saniye bile unutmayan, sayenizde mutlulukların en harikuladesini yaşayan vatandaş Riza. İmza Riza HALİNDENMEMNUN EZELDENBEKAR/İkizdere/25.02.2008
MEKTUP
Canım Babacığım 21.09.2007
Bu kaçıncı mektubum bilmiyorum. Hep yarın geleceğim, yarın geleceğim,yarın,yarın…Ne zaman bitecek bu yarınlar? Beni, sabahları tatlı uykularımdan, tekrar senin o şefkat dolu ellerinle uyanmak istiyorum. Nasılsın babacığım? Ben, sana böyle özlem dolu, hasret dolu mektuplar yazarken annem ya kızıyor yada öyle yazma oğlum baban hasrete dayanamaz gelir, tabii erken gelirse parada kazanamaz. O zaman sana pantolon, şeker kim alır, diyor. Olsun baba, ben şeker istemem, eski pantolonumu annem yine en güzel yamalarla yamaladı, dikti. Bu bayramda da onu giyerim.Üst üste üç yama oldu;arkadaşlar bana yine “yamalı” diyecekler ama desinler, alıştım zaten.
Sabahları, aynı senin yaptığın gibi, annem beni uyandırıyor. Onun en büyük yardımcısı ben olduğum için hiç nazlanmıyorum artık. Kahvaltımı yapıyorum, okuluma gidiyorum. Tatil olunca, sabah ahırdan inekleri, koyun ve kuzuları annemle birlikte çıkarıyor, çayıra götürüyoruz. Annem bana: Oğlum, çobanlık sana yakışmıyor. Oku, oku da, baban gibi gurbet ellerinde perişan olma diyor. Bende okuyacağım ama, benim bu kadar masrafımı sen nasıl karşılayabileceksin? O zaman bana daha şeker ve pantolon alamazsın değil mi? Bütün paranı, benim okul masraflarım için harcayacaksın. Sen bilirsin baba; oku dersen okurum.
Ne yazayım başka baba? Hep kendimden, şekerlerden, yamalı pantolonumdan bahsettim. Allah, sana sağlık,sıhhat, koluna güç kuvvet versin.
O yorgun, terli, çamurlu ve topraklı ellerinden öperim. Aneminde selamı var. Baba annem, ninem,yengem, amcalarım, hepsi sana selam eder. Baba, şayet şeker ve pantolon almak için,
daha çok beklemek gerekiyorsa, hiç bekleme gel baba. Ben ne şeker, ne de pantolon istemem.
Oğlun Kerim YANIKSES
ASİNKET/21.09.2007
Oğlum Hasan, 12.05.2007
Gönderdiğiniz mektubu dün akşam aldım. Karar vermeden önce bize danışma ve sorma gereğini duyduğun için, annen ve ben son derece memnun, mesut ve bahtiyar olduk. Ömrün uzun olsun, canım evladım.
Hepimiz bu ülkeye can kattık ve düşmanlardan kurtardık fakat görevimiz asla bitmez ve bitmemiştir. Millet vekili olmak istediğini ve hangi partiden aday olacağını bize soruyorsun. Demek ki hâlâ büyümemişsin. İyi düşün evladım. Hangi partiden aday olursan ol; inançlara saygılı, bu vatanın değerlerine sahip çıkan, bayrağını, vatanını, milletini bilen, aldığı oyda, yetmiş milyonun hakkı olduğunu unutmayan, meydanlarda başka, millet meclisinde başka konuşmayan, sözünde ve özünde aynı olan insanlara git. Haklıya haklı, haksıza da haksızsın de. Olur ya, benim devletle veya diğer insanlarla bir davam, kavgam olur, asla tereddüt etmeden, devletten veya haklıdan yana ol. Asla bu babamdır, bunu destekleyeyim deme.Bu bende ve annen de olsa, sen hep doğrudan ve hak dan, haklıdan yana ol. Bize oy vermedi deyip, asla o insanlardan yüz çevirme, darıltma, kızma. Ne yapacak veya söyleyeceksen, mutlaka önceden düşün oğlum. Ben, annenle evleneceğim zaman, tam iki yıl, şapkamı dizlerimin üstüne koyup derin derin düşünüp öyle karar vermiştim. Çıkaracağınız yasalar, toplumun her kesimine yarar sağlamalı ve eşit bir şekilde adaleti dağıtmalısınız. Biz çoğunluğu sağladık. Artık mecliste biz ne dersek o olmalı ve olacak diye asla ayak diretmeyiniz. İnatçı olmayın, uzlaştırıcı ve uzlaşan olun. Belki günün birinde, sizin menfaatlerinizle devletin menfaatleri karşı karşıya gelmiş olabilir. Sen, her zaman devletin menfaatlerinden yana olacaksın.
Oğlum, ben ve annen, her akşam televizyon seyrediyoruz. Hazineden kime, hangi partiye ne kadar para verilecek diye söylenip duruyorlar. Bak oğlum. Söylemedi deme!.. O seçim parasından bir kuruş bile almayacaksın.” İlle de alacaksın. Kanun izin veriyor ve yasalarda yeri var.” diye seni zorlarlarsa, hemen istifanı ver ve siyaseti bırak, baba ocağına dön. Biz nasılsa bu tarladaki ürünlerden bir kepçe çorba pişirip yiyoruz, sende yiyebilirsin. Annen ve ben, seni siyasetçi olacaksın diye dünyaya getirmedik.
Canım oğlum, bu mektubu annenle birlikte düşünerek yazdık. Duygu ve düşüncelerimiz aynıdır. İyi düşün, sonra kararını ver. Bizi de haberdar edersin.
Annen ve benim dualarımız seninle olsun. Hayırlısı neyse o olsun.
Annen ve ben gözlerinden hasretle öperiz.
Baban HEPBEKAR
HEPBEKAR/12.05.2007
Barışı Arayan Meçhul Adama… 09.03.2007
Sayın Sembol Adam,
Ben, size ne emreden, nede akıl verebilecek yetkiye sahip biriyim.Sizleri, görmüş ve gördükleri ile yaşamasını bilen, insana ve insanlığa yakışan bir barış sembolü olarak, gelecek nesillere bir fikir abidesi olabileceğinizi düşünen mütevazi bir vatandaşım.
İnsanın ve insanlığın kan davası, ırk mücadelesi ve sevip de sevilememenin kinini taşıdığı günümüzde, elindeki uzattığın zeytin dalını, kimlerin alacağını merak ediyorsun. Sakin pes etme!.. Umuda yolculuklar hep böyle sıkıntılarla başlamış fakat sonu muhakkak başarı ile bitmiştir. Sen, ne iyi etinde geldin; meçhul adam. Gözlerindeki sevgi parıltısını,kardeşlik duygusunu taşıyan yüreğini aç bu millete. Öyle aç ki:Bu dünyada inançların farklı olması, renklerin siyah-beyaz olmasının her şeyi halletmediğini, paranın gözü kör olsun diyerek insana değer veren ve senin gibi düşünen diğer kardeşlerine örnek ol;barışa lider ol…
Peki dostum, sen bu işleri yapabilecek misin?: Kılıcından insan kanı damlayan Ebu Cehil’e: “Kardeşim” diyerek sarılan peygamberimizin ahlakını,İstanbul’u fetheden Fatih’e, çiçek veren bir kıza:”O benim hocamdır; çiçekleri Ona veriniz…” diyerek, Akşemseddin’i gösteren Fatih kadar mütevazı, “Bana, bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” diyen Hz. Ali kadar ilmin kölesi, bunun kadar cesur olabilecek misin? Dayı oğlu, teyze oğlu diyerek, hatır gönül meselesi yapıp, beş yılda bir seni, beni hatırlayana:”Sizden, bir beş yıl daha istiyorum.” diyene, yeter diyebilecek misin? Kanunsuz bir işi, “yan cebime koy” diyerek kanuna uygun yaparak, rüşveti cebine indirenin elini tutarak: Yapma! Diyebilecek misin? Daha bitmedi, öyle demokrasi ve barış aramak, iki kelime ile olmuyor. Hele, söyle bana bakayım: Paraya sıra gelince, nasıl daha çok alabilirim fakat konuşmaya sıra gelince, “Vatan… Millet… Sakarya…” diyenleri görünce ne yapacaksın? Doğruyu söyle bana, sen, şimdiden bunaldın. Hatta, bu işleri ben tek başıma nasıl yapabilirim, dediğini duyar gibiyim.
Haklısın arkadaş. Demek ki, dünyada barışı, dostluğu ve demokrasiyi sağlamak tek bir kişinin işi değil. Hepimizin, üstümüze düşen görevleri yaparsak her şey yerli yerine oturur ve uygulanır. Sen, yapabileceklerinden başla. Asla ümitsiz olma.
Hak’kı seven insanı, insanı seven cihanı sever. Sen, her iki cihanda da aziz ol.
HEPBEKARAYDIN/09.03.2007
Baki Dostum Şaban 31.12.2006
Şiir ve türkülerindeki vatan özlemini ve hasretini dile getiren en güzel insanlardansın sen. İyi ki gurbet ellerindesin, yoksa sendeki bu cevheri ne sen, ne de başkası veya ben anlayamazdık yada çözemezdik. Tıpkı, Ziya Osman Saba gibisin sen… O da:”Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde.”demişti.
Aziz dostum, gurbetin kahrını çekerken, bir yandan da içinde bulunduğumuz bu çileli yaşamın içinde seninde olduğunu hayal ederek, fazla da kendini üzmemelisin. Bir gün tekrar bu topraklara kalıcı olarak döneceğini ve asla bir daha geri dönmeyeceğini hayal edeceksin. İçinde bulunduğumuz bu çileli hayatın senide sıkıntılara düşüreceğini şimdiden hayal edebilirsin.
Hasretle başladığın cümleleri, sanki aralarında virgül yerine göz yaşı, nokta yerine de buram buram kokan Anadolu vardır. Biliyorum. Bayrak hasreti seni epeyce yormuş olacak ki, “Sende anla, ben ne haldeyim…” diyorsun. Seni, belki de en iyi anlayan benim. Türkiye’ye, Vane’ye, bu üçsüz bucaksız yeşilliklere olan özlemin, Mecnun’un Leyla’ya, Ferhat’ın Şirin’e, Kerem’in Aslı’ya olan sevgisinden kat kat üstündür. Seni hiç tanımamış olsam bile, şiirlerin ve türkülerindeki bu ince sızlanmalara bakarak, vatan hasretinin mucidi kimdir diye soranlara, hiç tereddüt etmeden Şaban’dır diyebilirim. Sen, Almanya’da vatan hasreti ve özlemi ile imtihan olurken, bil ki, bu kardeşinde burada aynı sıla hasreti çeker gibi vefasızların, bir gün gelir de insafa gelir vefalı ve baki bir canan olur diye beklemekteyim. İkimizde hasreti içimizde taşıyoruz. Aralarındaki önemli fark ise, birinin insan denen fani bir meçhul, diğerinin de maddiyatla ölçülemeyecek bir değeri olan kara topraktır. Bütün insanlığın yaratılış noktası… Sen, özlemlerini ve hasretini her zaman taze ve zinde tut. O mükemmel satırlarından bizleri mahrum etme. Yalnız, sen vatan hasretini dile getirirken, benimde o vefasıza duyduğum hasreti de senin dertlerin e ortak etmeyi sakin unutma.
Son olarak şunu terennüm edebiliriz ki: Birimizde vefalının hasreti, diğerimizde de vaktı gelince birleşeceğimiz kara toprak. Senin veya bütün insanların kavuşacağı kesin fakat bizim ki ancak toprak denen sonsuzlukta gerçekleşecek.En azından ben böyle hayal ediyorum.
Kim bilir, belki de günün birinde, ya sen benim içimdeki hasretin aynısını, yada ben senin vatan hasretinde ortağın olurum. Gelecek ne olursa olsun,. sevgi ve saygı hep olsun. Barış ve dostluk olsun. Aslında bu hayat üzülmeye değmez fakat, içimizdeki duygu, kuruntu ve hayalleri bir kenara atmayı başarabilsek. Bu mübarek dünyada duygusuzda yaşanmıyor ki…
Seni, o hasret ve duygu denizinle baş başa bırakmak zorundayım. Kendine iyi bak. Yolun ve bahtın hep açık olsun.
BEKARAYDIN
Sayın Bayan 07.12.2006
Bu mektup onlarca bayana fakat size yazdığım ilk mektuptur. Nasılsınız? Size böyle bir mektup yazacağım, aklımın ucundan bile geçmezdi. Ve bu mektup, ne bir elveda ne de bir ayrılığı tehdit edişin ilk sinyalidir. Bu mektup bir gerçeği, bir hakikati dile getirişimin somut delilidir. Sen, belki de hayatında onuruyla, şerefiyle seni seven birine oynadığın binlerce oyundan sadece biri olabilir. Yada sizi siz olduğunuz için seven ve platonik bir aşkın çok uzağında kalan kutsal bir sevgiyle seven birine, kibir ve komplekslerin en aktifiyle davranmış biri olarak yüzüme gülümsemiş olabilirsin. Ben, gözlerden süzülen o nağmeli bakışlardan nakış örercesine anlam çıkararak size gönül vermiştim.
Biliyorum, sevenlerin mesut olamadığını. Aslında aynı duygu ve düşünceleri paylaştığımıza, en azından sizi bilmem fakat benim düşüncem ve karakterimin esas noktasını oluşturduğu halde, neden sizinde aynı duyguyu taşıdığınızı düşünmeyeyim ki? Zira gönüllere kelepçe vurulamadığına göre, zorla sevginin olamayacağını ikimiz ve bütün dünya biliyor. Biliyorum; sen halinden memnunsun.
Ey karanlık devri yaşadığı halde, 21. yy yaşadığını sanan cahil!.. Mutlu yaşamak için, her zaman bir bedel ödemenin gerektiğini hissedemeyen acemi kız. Sana göre aldatmak, oyalamak, gününü gün etmek büyük bir marifet ise, günün birinde bu hatalarının bedelini ödeyecek olmana ne demeliyiz? Ben, sizin gibi olanları iyi analiz edebilmişim bu güne kadar…Resmine, arabasına, takım elbisesine, boyuna posuna parasına bakarak, karşı cinse ilgi duyanların, gün olur eski çamların bardak olduğunu görerek geri teptiklerini çok gördüm. Artık öyle bir zamana geldik ki, ne ekersen onu biçersin sözünün bile hafif kaldığı günleri yaşıyoruz. Sen, bunu anlayamayacak kadar tez canlı, vurdumduymaz, havalı, kibirli ve kendini beğenmişlik az kalır senin bu davranışlarının yanında. Benim sana olan sevgim, ne senden üstündür ne de benden. Eşit, aynı duygu ve düşünce… Kullandığın cümleler, ne seni münevver edecek kadar kalburüstü, ne de beni toy yerine koyacak kadar seçkin ve kurnazca. Yalnız, şunu da unutma ki : Sen var isen sevginde var, yoksan sevginde yoktur. Maddiyatla maneviyatın eşit yürüdüğünü bilecek kadar arif olup olmadığını doğrusu bilemiyorum. Çünkü, sevgimiz, sohbetimiz o kadar derin ve uzun olmadı, maalesef. Tekrar, senin o nüfus memuru edasıyla konuşmalarını ve sohbetini beklemiyorum. Senin ne yaptığını bildiğim için, tekrar neler yapıyorsun şimdi diye boş sözleri gevelemek istemem. Konuyu daha fazla ileri götürmeye ve duygu sömürüsü yapmaya niyetim yok. Gönül isterdi ki, bu mektubu hep güzel temennilerle bitirebilmek fakat siz öyle bir ortam hazırladınız ki, ben tersini yazsam, bu defa yakınlık, sevgiyi devam ettirmek veya gözümün sende olduğu fikrini uyandıracak. Oysa, asla ben böyle bir duygu içinde olamayacağım.
Yalanların, ikiyüzlülüğün, kibirliliğin ve sahte sanal dünyanla baş başa kal !...
BEKARAYDIN
Yan gelip yatmayan, teskeresine üç gün kala şehit olan bir askerin, eşine yazdığı son mektubunu tasvir ettik.
01.01.1991
Değerli Hayat Arkadaşım,
Görevimin ne kadar kutsal olduğunun bilincinde fakat sılada bıraktığım sen ve doğacak bebeğimizin daha çok teselliye ve yardıma muhtaç olduğunuzu bilerek bu mektubu yazıyorum.
Sevgili hayat arkadaşım benim, doğacak bebeğimizin, değeri asla maddiyatla ölçülemeyecek olan anası, nasılsın, iyi misin? Sakın kendini üzmeyesin. Yazdığın o acı ve sitem dolu satırlarını okurken,inan ki bir Mehmetciğe yakışmayacak bir davranışta bulundum. Birliğimizde evli ve baba adayı olan sadece benim. Sen, sakın ağlamayasın. Benim şehit olmam da seni üzmesin, gücüne gitmesin. Sakın kahrolma. Benim ve benim gibi şehadet şerbetini içenlerin kıymetinin bilinmediğini anladığın veya hissettiğin zaman kahrolma ve üzülme zamanın işte o zamandır. Senin görevin benden daha çoktur. Hem anne olacaksın, hem de bir şehit eşi olarak, bu vatan için neleri feda ettiğimizin canlı şahidisin sen. İçimden bir ses bana, Bilal, bu senin son mektubundur. Eşine ve doğacak olan çocuğuna hasretle sarılır gibi bütün arzularını, hislerini, duygularını anlat, hepsini bu kâğıda dök diyor. Sevgili eşim, sana yukarıda anlattıklarımdan başka son bir isteğim daha vardır. Doğacak olan çocuğumuz erkek olursa adı Vatan, kız olursa Sıla olsun. Anlıyorum ve hissediyorum, şu anda yine o gözlerin sulandı, gözlerinden akan o pınar gibi yaşlarını silme sakin, silme ki, benim bir Mehmetçik, şehit adayı Mehmetçik, senin de bir şehit eşi olduğunu herkes görsün ve bilsin; unutmasın.
Hayat arkadaşım, olur ki sağ gelemem, olur ki, al bayrakla sarılı tabutum kapıya gelir, evde silahımızdan başka bir şey bırakma. Bütün elbiselerimi garibanlara dağıt. Hatırlar mısın bilmem, hanı bir kışlık paltom vardı, onu çok giydiğim için bana şaka ile takılırdın, bu palto ile birlikte emekli olacaksın derdin. İşte o paltoyu, köydeki Mazlum Hasan’a verirsin. Geri kalanları da sen uygun bulduğun fakirlere verirsin. Onlara, özlem dolu selamlarımı söyle.
Canım eşim, şu anda hainlerin mermileri birliğimizin duvarlarını adeta kalbura çevirdiler ve hala devam ediyor. Dediğim gibi, bu son mektubum olabilir. Senin ve doğacak çocuğumuzun gözlerinden, yanaklarından hasretle, bayrağımı öpercesine öperim.
Eşin Bilal
----------------------------
BEKARAYDIN/09.11.2006
Sevgili Öğrenciler 29.07.2006
Hayatımın en güzel yılları dediğim ve 88’de başlayıp 2004’ün haziranına kadar olan beraberliğimdir. Şimdi ise o yılların hayalını taşıdığımı ve ömrümün en verimli ve mantıklı, dolu dolu geçen aylarını , yıllarını içimde hissediyorum. Bu serabın bitmemesini istiyorum.
Her okulda ayrı bir heyecan, cıvıldayan, neşelenen sizler…Bahçede, sınıfta dünya sıkıntılarından ve sorumluluklardan uzak bir şekilde oynarken, keşke ben de çocuk olsam da bunlarla birlikte oynasam diye düşünürdüm. İnanın. Yarının geleceği olan ve yeni ufuklar açacak olan siz Ayşe’ler, Fatma’lar, Ali’ler, Sümeyye’ler, Burak’lar….Hepinizin, benim gönlümde apayrı bir yeri vardır. Sizleri, hiçbir zaman unutmadım, unutamam da. Fakat emekli olunca sizlerin saçlarını okşayamamak, ellerinden tutamamanın hasreti kat kat çöktü omuzlarıma…
“ Mademki bizleri bu kadar seviyordunuz, öyleyse niçin emekli oldunuz?” diye sordunuz. Haklısınız. Hayatımın yarısını, bundan yaklaşık 20 yıl önce sizler için feda ettiğimi eminim ki siz veya anne, babalarınızdan duymuşsunuzdur. İşte, yaşımızın ilerlemesi, sosyal veya fiziki şartlar bizi emekli olmaya mecbur etti. Benim, sizleri yada sizin beni sevmeniz için illa da bir yerde bulunmanız şart değil ki, sevgili yavrularım? Benim fikirlerimi, tavsiyelerimi ve size bıraktığımı sandığım vatan ve millet, bayrak sevgisini anladıktan sonra, beni hep karşınızda ve yanı başınız da bileceksiniz. Yine, bu fikirleri savunup koruduğunuz sürece beni hap saçlarınızı okşadığımı ve ellerinizden tutup ufuklara doğru yürüdüğümüzü unutmayın, hissedin.
Sevgili öğrencilerim, sizlerden büyüklerinize saygı, küçüklerinize sevgi ve şefkat göstermenizi isterim. Devletimize, bayrağımıza sahip çıkın, saygı gösterin, haksızlıklara göz yummayın, hakkınızı kimseye yedirmeyin. Sınırı aşmayın, doğruluktan şaşmayın. Haklı olduğunuzda konuşmanızı, haksız durumda da susmasını bilin. Hiç bir zaman taassup sahibi olmayın. Yerine göre ya çelik gibi sert ya da bir kadife kadar yumuşak olmalısınız.. Sevdiğiniz veya size yakışan bir mesleği seçiniz. Onur ve şerefin tamiri yapılmaz; onun için kırılmasına veya incinmesine müsaade etmeyin.
Sizler, İkizdere’ye bağlı dokuz ayrı köyün tarlasında ektiğim tohumlarsınız . Hepinizin meyvesini görmeye, mukadderat sahibi Allah, izin verir mi bilemem fakat bizden sonra gelenlere mirasımız kalır. Bu konuda vicdanım rahat ! Sevgili yavrularım, sizlerle her zaman, her yerde sohbet etmek nasıp olur İnşallah. Bana her sıkıntınızı, sorunlarınızı anlatabilirsiniz..
Başınıza düşen taşın adı sevgi, size vurulan her darbenin adı mutluluk olsun. Gülleriniz hiç solmasın. Kendinize iyi bakın. Gözlerinizden öperim. Allah’a emanet olun.
Öğretmeniniz Aydın/İstanbul
Ey Oğul
Bilmem hatırladın mı? Beni, bu dört kara duvarın birleştiği yere yollayacakları zaman, “Baldıran zehri mi yoksa otuz yıl hapis mi istersin?” diye sordukları zaman, ben, zehri tercih edecektim fakat bir an düşündüm ve bunlara, benden kurtulma zevkini yaşatmamak için otuz yılı seçtim. Evet oğul tam otuz yıl….
Buraya geldiğim ilk gün, 1m karelik oda ve bu kirli duvarları görünce, keşke zehri içseydim diye içimden geçirdim. Ben, dışarıdan haber alamazsam yok olurum; perişan olurum diye bu kara duvarları, ellerim kanayıncaya, parmaklarım kırılıncaya kadar yumruklamıştım. Bu sabah, sabah namazını kılmadan önce, önümdeki 15 cm karelik aynaya baktım-ölmeyeceksin ,ölemezsin, pes etmek yok; dedim kendi kendime.. Oğlum, sen benim dışarıdaki elim, kolum, gözüm ve ayağım olacaksın!.. Ben, yalnız etten ve kemikten olan vücudumla buradayım. Ruhum, fikrim, idealimle dışarıdayım. İşte o dışarı da olan ben sensin. Unutma, unutturma. Bana gelirken bir parça temiz çamaşır, bir kalıp sabun ve bir kaç paket de bu zehirli sigaradan getirmeyi unutmazsın inşallah.
Burada bazen geceler gündüz, gündüzler de gece olur…Burada, gecelerin gündüz olması rahatlıktan değil. Hapishane müdürünün gece yarısı koğuşların bütün lambalarını yakarak, insanları soğuk su ile u yandırıp sayım yapmasındandır.
Ey oğul, bilirsin ki, ben ozanlarımızı çok severim…Bu sabah, radyoda Köroğlu söylüyordu:” Hey hey! Yinede Hey Hey!.”.Bende bir ara bu sese eşlik edecektim ve Yine de de Hey Hey!.. dedim fakat ikinci nakaratı söylemeye imkân vermediler. Tam ağzımı açtım ki gardiyanın tekmesini ensemde gördüm. Bana:”Ulan!. Burası savaş meydanı mı?Burası kodes oğlum kodes….” dedi bana. Sonrada enseme sertçe şamar atarak tekrarlattı bana..Ben de acının verdiği o hâl ile tekrarlamak zorunda kaldım: Kodes dedim; ister istemez. Sonrada: “Aferin, eşşoğlu, anlamaya başladın.”dedi. Sonrada pis pis sırıtarak odasına gitti.
Ey oğul, biliyorsun ki, köyde 20 tane asker ailesi var. Onları sık sık ziyaret ede. Sor bak , ne eksikleri varsa hemen hiç bekletmeden karşıla. Paramız yetmiyorsa, evin arkasındaki çiftliği sat. Okul inşaatı devam ediyor mu? Sakın tembellik etme, ya çalış, yada para ver yerine adam çalıştır. Okusun kızlarımız, oğullarımız…Zaten başımıza ne geldiyse cahillikten geldi. Gelirken bana ince tel, iplik, makara, şiş getir. Onlardan süs eşyası yapacağım. Sende onları dışarıda satacaksın. Biliyorsun. Dostum, arkadaşım Hasan’ın, doktorlukta okuyan oğlu Zeki ve Niyazi dedemizin de hakim ola- cak kızı var. Onların harçlıklarına katkıda bulunmak zorundayız. Sakin ha, bir kuruşuna bile dokunayım deme!..
Oğul, sana çok görev verdim.Eğer haftaya gelemezsen, bir sonraki hafta gelirsin.İstersen yanında temiz çamaşırda getirme. Zaten, kirlenmiş bu düzende temiz çamaşır giymek bana biraz abes geliyor. Sana, köyle ilgili verdiğim görevleri unutma yeter. Seni köyümden, köyümüzü de senden ayrı tutamam. Hepinizi bu yaralı yürekte taşıdığımdan asla şüphe etmeyin.
Köyümüzün yediden yetmişe, kadınına, kızına, yaşlısına, gencine, ıssız kalmış virane evlerine, sularına, çeşmesine selamlarımı söyle. Sakın ola, ziyaretime gelemedikleri için, görüştürmedikleri için, onlara kızdığımı veya küstüğümü düşünmesinler. Benim bayrağımın, milletimin, atalarımın yolundan gittikleri sürece, bilsinler ki, ben her zaman onların yanındayım…Böyle bilsinler ey oğul…
BEKARAYDIN/İstanbul-18.07.2006
Oğlum Memiş,
Uzun zamandır, mektubuna cevap veremediğim için, benim kusuruma bakmamanı rica ederek başlıyorum. Canım evladım, bil ki bu garip baban, seni hiçbir zaman unutmadığı gibi bundan sonra da unutmayacaktır. Gurbete çıktığın günden beri, sana olan özlemimden dolayı hep soğan ekmek yiyorum ve yerken de seni hatırlıyorum. Ben, sana bunları üzülesin diye anlatmıyorum. Zalim ananın ölümünden sonra, ne senin, ne de benim yüzüm gülmedi. O anan vardı ya, o hınzır anan? Ha işte o anan, ben 11 tane erkek evlat istedim, bir futbol takımı kuracaktım.Fakat, her gece bir bahane uydurup benden kaçardı.Hiç unutmam, bir kez ahırda yakaladım O’nu. Yeter artık, şu takımı kuralım dedim. O da: Nuh dedi, peygamber demedi, benim bu nazik ve kibar teklifime.”Hayır, kesinlikle olmaz, tek evlat istiyorum. Adı da Memiş olacak.” dedi. İşte, sen o kararlı günün sonunda dünyaya geldin.
Canım uşağım, göreyim seni. Paranı kazan ve helal süt emmiş biriyle evlen. Benim sana tek vasiyetim o dur ki, Alacağın kıza, birinci şartın şu olsun: 11 tane erkek evlat…. Kabul etmezse, kesinlikle nikâh masasına oturma!. Ne güzel olurdu değil mi oğlum? Ben teknik direktör, sende baş antrenör. Bu yeşil sahaların tozunu atardık alim Allah. Takımın adını bile şimdiden koydum: KÜLYUTMAZSPOR..Bizim için şampiyonluk, çocuk oyuncağı olurdu. Oğlum, ne eder edersin, bu vasiyetimi yerine getir. Yoksa, bir gün sana,” Baban hastadır, acele gel! diye bir haber gelirse şayet,o futbol takımını kurmadan yanıma gelme sakin, hakkimi sana helal etmem, bilmiş ol !...
Ha evladım, aklıma gelmişken söyleyeyim. Geçen gün ahırdaki çiçekli dana vardı ya, onu çayırda beklerken komşumuz Hayriye Hanım yanıma geldi.İnanır mısın oğlum, ağzından bal damlıyordu. Geçen ay kocası eşekten düşüp ölmüş, tabi O da dul kaldı, senin anlayacağın. Gençlik yıllarını anlattı bana, ballandıra ballandıra….Hatta, konuşmamızın bir yerinde, bana ne dedi bir bilsen:” Bu zamanki evlatlardan hayır yok ! Sen şimdi İstanbul’a giden Memiş’ten ne bekliyorsun, Allah aşkına? Tabii ki, kalbi kırılmasın diye, bende O’na haklısın dedim. Valla oğlum bu kadın milleti adamı küpe atar. İki saat konuştum Onunla, beni evlenmeye razı etti. Kızmıyorsun babana değil mi oğlum? “Ahırda ki ineklerini sağar, size sıcak süt, yağ, peynir yaparım, elbiselerini yıkar ve ütü yaparım. Ben her işten anlarım.” dedi. Hanı diyorum ki, bende bu yaşta bir futbol takımı kursam burada, fena mı olurdu? Ne dersin canım evladım, alayım mı şu Hayriye’yi? Gözlerinde bir ana görsün bari. Sen, şimdiden takım formalarının siparişini ver.
Selam eder, gözlerinden öperim. Taze anan da selam söyledi sana.
BEKARAYDIN/24.06.2006
SEVGİLİ ÖĞRETMENİM
Öncelikle sizi çok sevdiğimi söylüyorum. Çok kısa yazacağım çünkü zaman yetmez eğer çok yazarsam yazım yarım kalır. Özür dilerim yazı yazmayı pek beceremiyorum.Siz gidiyorsunuz diye kalplerimiz süzülüyor. Geç kaldık öğretmenim.Aslında daha çok yazacaktım ama zaman yetmiyor. Bizi beş ay olsa bile yinede çok eğlenceliydi.Teşekkür ederiz.İyi yolculuklar öğretmenim, çok teşekkürler öğretmenim.
Eski Öğrenciniz
SÜMEYYE
Canım Anacığım, 30.03.2006
Yeryüzünde, Allah'ın yarattığı, en mükemmel, en kutsal insan,Gerçek müminlerin gönderileceği cennetini bile ayaklarının altına feda ettiği ettiği güzel insan, canım anacığım nasılsın? Seni bir gün görememek, dünyanın sonunu, bir insanın kendi elleriyle yok etmesi kadar elem ve kederdir.Bizi yaratan yüce Allah, kendisi olmasaydı, ancak ona ibadet edilebilir dediği mükemmel ve bütün maneviyatın üstünde olan varlık, anam benim, canım anam,Ömrümce sırtımda taşısam bile, bana verdiği emeklerin bir saniyesi bile olamaz.Ömrümün geri kalanını bile sana vermesini istediğim ve bunun için her fırsatta Allah'a yalvardığım biricik anam.
Sen, o rahatsız halinde bile evlatlarını düşünen bir insansın, dert etme anacığım. Benim tek düşündüğüm de sensin. Benim yalnızlığımın müsebbibi olanlar, senin ayaklarının altında olmayan, cehennemin ortasında kalmaları için de Allah'a dua ediyorum her gün.Otuz yaşında bile sırtında taşıdığın bu evladın, şimdi de seni düşünüyor ama derdine çare olamamak, beni yakıyor ve yıkıyor. Ne olur benim canım anacığım, artık benim için gözyaşı dökme.Sen, görevini fazlasıyla yaptın, bırak ta biz kendi halımızı kendimiz düzeltelim. Senden beklediğim tek bir şey kaldı, her zaman namaz da duanı bizden esirgeme.
Senin çile çeken ellerinden öperim.Yeterince ağlamışsın zaten, tekrar ağlama.
Oğlun, Bekaraydın